25 Aralık 2011 Pazar

Ya Evde Yoksan?

En sevdiğim koreografilerden biri kesinlikle budur:




Bu filmi bir kere bile izlemedim ama bu videoyu yüzlerce kez izlemişimdir. Çok güzel!

5 tane adam bir kadının önünde şarkı söyleyip, dans ediyor. Fikir çok güzel bir kere. Demet Akbağ'ın yerinde olmak isterdim şahsen.

Şarkısının kendisi, yorumu, kostümler ve dansları...

Özcan Deniz'in gerdan kırdığı ve bir de ceketlerini Demet Akbağ'a attıkları sahneler benim favorilerim.

Beni feminist zannedeceksiniz belki ama bu videoyu çok sevmemin başka bir nedeni de 5 tane adamın yaklaşık 2 dakika boyunca dans edip şarkı söylediği bir sahnede en akılda kalan şeyin kadının son 3 saniyede söylediği "Ben hep evdeyim." repliğinin olması.

Söylenecek söz yok, replay!

14 Ekim 2011 Cuma

İKSV'nin Ayıbı

İKSV'nin düzenlemiş olduğu Filmekimi, 8 Ekim günü başladı. Ben de film programını aldım ve kendi programıma uyan 7 tane film belirledim kendime.

1 Ekim günü biletler lalekartlılardan sonra normal satışa çıktı City's de açılan gişede yaklaşık 2 saat bekledim. İstediğim 7 filmden sadece 3 tanesine bilet bulabildim onlar da en öndelermiş.

İlk filmim perşembe gün saat 13.30'da Nişantaşı City's de idi. Bense 13.36'da gelebildim. Tabii kapı duvar olmuş. Görevli bizi 1 dakika geçmiş olsa bile alamayacağını söyledi, bu zaten biletimizde yazıyormuş. Hakkaten de yazıyordu. Yaklaşık 10 kişi falan biraz ısrar ettik 13.40'ta dağıldık. O kadar üzüldüm ki anlatamam. Biletini almak için 2 saat beklediğim filme 6 dakika yüzünden girememiştim. Diyecek bir şey yoktu. Çıktık gittik.

Sonraki film yine aynı gün saat 16.00'daydı. Biz bu sefer erkenden geldik girdik salona.

Saat 16.00'da reklamlar başladı. Reklam dediğime bakmayın Vodafone sponsorluğunda reklam kuşağı olmayacaktı ama bizler İKSV ve Vodafone reklamlarını izledik tabii.

Saat 16.02 oldu. Hala insanlar giriyor. Reklamlar bitince kapıyı kapatıcaklar herhalde diye düşündüm.

Reklamlar bitti. Sonra ekran kapandı. Reklam da yoktu, ses de görüntü de. Bildiğiniz kapandı ekran.

İnsanlar içeri girmeye devam ediyor. Sonra kapı kapanır gibi oldu ama film başlamadı hala. Önden 2. sırada oturduğumdan arkama baktım boş yerler var. Önceki filmi kaçırdığımdan huysuzum ya söyleniyorum ben olur mu böyle diye. Sonra yanımızdaki kız "Boş yerler olduğundan biletleri satıyorlar." dedi.

Saat 16.06

...

Saat 16.08 hala film başlamadı. Boş yerler de var. Saat 16.10'da son bir kişi girdi ve kapı kapandı. Film başladı.

10 hatta 11 dakika geç başlattılar filmi.

Reklam olsaydı daha iyiydi, en azından bu 10 dakıka sıkılmazdık. Vodafone cuğum boş yere sponsor olup para harcamışsın, yine bekledik biz.

Şimdi biletlerin parasını biz eşeklik edip 2 saat bekleyerek peşin verdiğimiz için, bizim için o kapı 6 dakıka yüzünden açılmadı. Ama son anda gelen bileti olmayan izleyicilerden son dakıka paralarını alarak filmi izletmek için 11 dakıka bizi beklettiler.

Yanımızdaki kız da başka bir gün 4 dakıka için 20 kişiyi içeri almadıklarını söyledi. Olacak iş mi bu?!!



İKSV'yi çok severdim inanın. Ama bu çifte standart olacak şey değil. Posterlerindeki o doğmamış bebeği düşürdük hepimiz.

Keşke Vodafone sponsor olmasaymış da reklam izleseymişiz, en azından 3-5 dakıkanın lafı olmazdı o zaman. 2 saat bekleyen insanların gösterdiği ilgiye, çektikleri yorgunluğa biraz daha saygı duyulmalıydı. Trafik, yağmur her şey mümkün. 5-6 dakıka için bu olmamalıydı, yapılmamalıydı.

Bilet alırkende yine isyanlardaydım. Ben City's deki gişeden gittim aldım biletimi. Orda 2 saat bekleyince çalışan kişilerle de bayaa bir sohbet etme imkanımız oldu. Orada görevli biri dedi ki "Biz onlara isteselerdi daha fazla gişe açardık sadece 1 bilgisayara gerek yoktu ama böyle bir talepleri olmadı." dedi. O uzun sırada bekleyenlerden sıkılıp gidip Biletix'den daha pahalıya almaya gittiğini de görünce insanın aklına olmayan şeyler geliyor. Sorguluyorsun: "Bu kadar az gişe açarak bu kadar uzun kuyruklara sebep olarak, insanları sıkıp gidip Biletix'in ekmeğine bal-kaymak mı sürüyor bu kuruluş?" Olabilir mi? Neden olmasın?

Her şey mümkün.

12 Haziran 2011 Pazar

Ekolojik Ayak İzinizi Ölçün

WWF-Türkiye'nin geliştirmiş olduğu bir testle ekolojik ayak izimi ölçtüm az önce, her ne kadar dikkat etmeye çalışsam da sonuç çok da iç açıcı çıkmadı. Sanki gezegenimizden 2.60 tane varmış gibi yaşıyormuşum. Biraz daha çalışmak lazım! Özellikle alışveriş alışkanlılarımı değiştirmem lazım, acilen!

Ekolojik ayak izim
2.60




Bu benim ayak izi ölçüm, eğer sizler de ayak izinizi ölçmek isterseniz ekolojikayakizim.org adresinden ölçebilirsiniz. Ekolojik ayak izi beslenme alışkanlıklarınızdan tutun da, ulaşım tercihlerinize kadar, yapmış olduğunuz kozmetik, tekstil alışverişlerinizle bu yaşadığımız dünyaya ne kadar yük olduğunuzu ölçüyor, en basit haliyle bu şekilde tanımlamamda bir sakınca yoktur diye düşünüyorum. Yine yukardaki siteden bu konuyla ilgili daha fazla bilgi alabilirsiniz.

Bu site aynı zamanda bu ayakizimizi küçültmemiz için bize ipuçları vermekle birlikte zamanla değiştirdiğimiz alışkanlıklarımızı grafiklere döküp, nasıl ve de ne kadar sonuca ulaştığımızı da görme imkanı tanıyor.

Bir de su ayak izi testi var ki, o da aynı şekilde su tüketimizin çevreye ne kadar yük olduğunu gösteriyor. Onu da buradan ölçebilirsiniz www.sudakiayakizim.org

Paspas'ın Bahçesi Ayça'nın da Bahçesi Olabilir mi?

Paspas'ın Bahçeleri(www.paspasinbahceleri.com)diye bir site keşfettim, ve sanatın bu haline tek kelimeyle hayran kaldım. Minyatür mobilyalar ve canlı bitkilerden oluşturulan bahçeler yapıyorlar. Düşünsenize salonunuzda böyle mini bir bahçenin olduğunu. En fazla bir karış büyüklüğündeki bu bahçeler ve birebir oranda küçültülmüş güzelim dünyalar...

Her bir bahçe kendine özgü, başka bir eşini bulmak mümkün değil. Bakımı ise herhangi bir ev bitkisine bakmaktan daha zor değil, düzenli olarak sulamak ve belirli aralıklarla budamak gerekiyor.























2 Mayıs 2011 Pazartesi

Steve Jobs Stanford Üniversitesi Mezuniyet Konuşması



Levrek, hamsi, kalkan... Kader anı Haziran!

Levrek, hamsi, kalkan... Kader anı Haziran!: "“Seninki kaç santim?” kampanyasının sonucu belli oluyor. Tarım Bakanlığı balıkların ve denizlerin geleceğine Haziran’da karar veriyor. İş işten geçmeden, balıklar tükenmeden, daha fazla ertelemeden, hemen şimdi eyleme katıl."

10 Nisan 2011 Pazar

Entel Olmak..

Malumunuz, entel olmak çok moda bu aralar.

Ama öyle kolay bir şey değil bu, sivri burunlu topuklu ayakkabı gibi insanın canını yakar entel olmak, belli kuralları vardır ve bir takım fedakarlıklar gerektirir.

Mesela best seller yani çok satan kitap okumamalısın "Iyyy, o da ne öyle, arka kapağını bile okumaya tenezzül etmem." diyenler vardır onlara göre sürekli klasik okuman lazım,edebi değeri yüksek eserlerle haşır neşir olmalısın.

Diğer yandan, dinlediğin müzikler de çok önemli. Örneğin ya eskilerden dinlemesin, ya da bütün müzik otoritelerinden geçerli not almış sanatçıları dinlemesin. Öyle Britney Spears falan dinlediğin duyulursa rezil olmamak işten bile değil. Evet! Ben o hatunun çocukluğumdan beri fanıyım mesela, arada Thalia da dinlerim, utanmıyorum.

Hazır Thalia demişken, öyle saçma sapan pembe diziler izlememelisin. Yok Vahşi Güzel, Marimar, Küçük Melek Maria falan bunlar da ıykk! Git belgesel izle, siyaset programları izle, yok öyle pembe dizi falan.

Sonra bütün kült filmleri izleden olmaz, öyle gidip saçma sapan romantik komedileri, korku filmlerini izlemek yasak!

Öyle duydum, bunları yapanlar entel olmuyormuş!

Ne kadar da seviyoruz toplum olarak kalıpları!!

Bir tane Türkçe öğretmenim ortaokuldayken, öğrenci ayrımı yapardı kendisi, bir kaç öğrencisiyle gönül bağı kurmuştu ve onlara bildiğin ayrı davranıyordu anlayacağınız üzere ben o gruba dahil değildim. Neyse konu bu değil! O öğretmen, tutturdu gidin klasik kitap okuyun diye! Yok neymiş aksi takdirde edebi zevkimiz gelişmezmiş. E be hoca, sen önce öğrencilerine okuma alışkanlığı kazandır da, okuma alışkanlıklarını bir zahmet sonra değiştir. Yok neymiş, iyyğğ iğrenmiş Harry Potter. Burada bahsettiğimiz öğrenciler 13-14 yaşındalar. Şimdi adamlar gidip Dostoyevski, Yaşar Kemal okuyamıyorlar, Harry Potter ı seviyorlar, ama türkçe öğretmenleri Harry Potter okumayın, o kitap size bir şey kazandırmaz diyor!

Ben tabii boş durmadım, parmak kaldırıp söz aldım ve "Hocam ben size katılmıyorum." dedim.
"Bir insan Harry Potter'ı okurken de ders çıkarır. Ne bilim arkadaşlığın gücünü, çalışkan olmanın yararını (bknz: Harmonie) görür,anlar." tarzında bir şey dedim ve öğretmen afalladı, haklısın diyip hakkımı vermeyi bildi neyse ki. Yoksa şuan yaptığı mesleğe olan saygımı görmezden gelip, hoş olmayan sıfatlarla anılırdı.

Şu an, o insandan daha "entel" olduğumu düşünüyorum. Böyle saçma sapan kurallar çıkaran insanlardan ve kendilerini yukarıda saydığım özellikten dolayı daha entel görüp, diğerlerini aşağı görenlerden de nefret ediyorum.

Bu kadar.

Böyle nefret ve sitem dolu bir yazı oldu bu da.

2 Nisan 2011 Cumartesi

Bilgisayara Mektup

Seni sevmiyorum bilgisayar! Bak adın bile yok! Alışamadım bir türlü sana, klavyen bir garip yazarken hep yanlış yazıyorum. Seni o kadar sevmiyorum ki, sana yeni şarkılar, yeni resimler yüklemiyorum. Belgelerin içinde dosya içinde dosya açarak iyi organize edilmiş belgelerinin olmasını istemiyorum. Çünkü seni bana sormadan aldılar anlıyor musun? Seni ben seçmedim. O yüzden de hiç bir zaman benim olamayacaksın. Öylesine bir şeysin işte. Duygusal bir bağ yok aramızda tamamen biyolojik! Bunu bil ve bununla kabul et beni. Ve sakın diğeri gibi bozulup gitme!

Sahip.

30 Mart 2011 Çarşamba

Tohum Kağıdı ya da Seed Paper

"Green" konsepti yavaş yavaş hayatımıza yerleşiyor artık. Yeşil binalar, yeşil kampüsler, yeşil konutlar, yeşil ürünler, yeşil sanayiler, yeşil yeşil yeşil...

Mesela yandaki kağıt, öyle sıradan bildiğimiz kağıtlardan değil! Seed Paper ya da Tohum Kağıdı... Daha çok davetiye olarak kullanılabilen bu kağıtların hepsinin içlerine kır çiçeği tohumları yerleştirilmiş. Böylece insanlar bu davetiyeyi aldıktan sonra kağıdı saksıya ekiyorlar ve nur topu gibi bir kır çiçeği yetiştirmiş oluyorlar. Bunun için toprağı sürekli nemli tutmak ve çimlenme esnasında çiçeğimize bol miktarda güneş vermek yeterli. Böylece hem kağıdımız boşa gitmemiş oluyor, onu tamamen doğaya geri kazandırmış oluyoruz. Hem de bu daveti yapılan organizasyonun anısı uzun süre yaşıyor.




Bu kağıt tamamen el yapımı, üretiminde ne ağaç ne de kimyasallar kullanılmamış ve doğaya hiç bir zararı yok.



Yeşil, krem, mavi, mor gibi çeşitli renklerde olabilen bu kağıtlara tahmin edersiniz ki önümüze gelen ilk mürekkeple baskı yapamıyoruz. Doğaya geri dönebilen mürekkepler kullanıyoruz.





Bir sayfa kağıdın fiyatı ne yazık ki 5 dolar, ben hemen bundan yüzyıllar sonraki düğünümün davetiyesini bu kağıtlara mı bastırtsam diye düşündüm ama bir sayfadan 2 davetiye çıksa 300 kişi çağırsam 150 kağıttan 750 dolar yapar. Bilemedim şimdi. Belki o zamana kadar biraz ucuzlar =) Ama eğer siz almak isterseniz buraya tıklayarak sipariş verebilirsiniz.





20 Mart 2011 Pazar

Hancı ve Deniz

"Deniz gibi engin, ölçülemez, güzel ve aynı oranda tedirgin edici mi?
Yoksa liman gibi durağan, sakin ve koruyan mı?
Bugüne dek ilişkilerinizi hangisi gibi yaşadınız?
Nasıl biri oldunuz? Hangisine daha çok benziyorsunuz, denize mi, yoksa limana mı?"

Bir Avuç Deniz filminin uzunca sloganı. Bunu ilk okuduğum zaman hemen denizim ben deniz, diye atladım. Deniz olma fikri o kadar güzel geldi ki bir an. Bence kime sorarsak soralım çoğu insan denizim ben der. Halbuki bildiğin limandırlar.

Böyle bir gerçek var işte: Çoğu insan sıkıcıdır, çoğu insan "o kadar da karakterli" değildir ama lafa gelince hepimiz birer roman kahramanıyızdır hem de Jane Austin romanlarından.

Çok gururluyuzdur, çok güzelizdir, çok zekiyizdir, çok espriliyizdir, çok iyiyizdir...

Herkes çok kolayca rest çekebilir, "Sen benim için bir hiçsin artık, sokaktaki insan kadar değerin kalmamıştır." diyebilir. Bu en kolayı aslında. Zor olan bunu söyledikten bir kaç ay sonra arkana dönüp bakmamaktır.

İşte benim de katlanamadığım bu.

Şayet erkek olsam bu salak kızları görünce aksi yöne son sürat hızla kaçardım, evet!

Gururlu davranmak kolay ama gururlu olmak çok zordur.

Bir de gururlu olmak marifet değildir. Marifet elinden geleni yapmaktır bence, daha sonra geriye bakmamaktır marifetlerin en büyüğü. Bunu başarabilirsen ne mutlu sana. Bu hayatta mutlu olmak için yaşıyoruz çünkü.


Şimdi söyleyin bana yolcu musunuz yoksa hancı mısınız?

Ben söyleyeyim:

Hancısınız işte! (en azından çoğunuz)

Sizlere naçizane tavsiyem en azından hancı olduğunuzu kabul edin de gidin hanınızı güzelleştirin biraz.

27 Şubat 2011 Pazar

Kuş Olmak

Kuşlar hafif midir?

Eğer öyleyse ben de kuş olmak isterdim.

Kuş gibi hafiflemek...





Ignorance is bliss = Görmezden gelme, araştırmama, bir takım olayları deşmeme mutluluktur

Ben lisedeyken çıkmıştı bu şarkı ilk defa, sözlerinin çıktısını alıp, oturup tamamen ezberlemiştim, dinleyince anlarsınız, sözleri baya hızlı ve de bol maşallah ama çok da güzel ve anlamlı. Yıllar sonra, yani az önce denk geldi, hiç unutmamışım sözlerini o zamanlar söylediğim gibi takılmadan söyleyiverdim yine. Demek ki, karaokeye gittiğimizde bu şarkı da listede olacak

Bu arada oturup şarkı ezberlemek de ne ya? Günümüzde liseli gençler bunu yapıyor mu hala? Bir ara Christina Aguilera'nın Fighter ve Dirrty şarkılarını da ezberlemiştim. Hey allahım! Ah ergenlik, o dönemki tüm aptallıklarımı ergenliğe vurup savuşturuyorum başımdan. Bunu da öyle yapayım en iyisi. Ama günümüzün gençleri sanki daha aptal, onlarınki ergenliğe bağlanamayacak cinsten gibi sanki. Neyse bu başka konu.





Bir de size bu klip hakkında gereksiz bir bilgi, bazen hareketler hızlanıyor bazen de yavaşlıyor ama Sandi Thom'un ağzı hep şarkıyla beraber gidiyor.

26 Şubat 2011 Cumartesi

Mucize tatlı

Evet, light kek tarifi vereceğim size. 3 kaşık şeker, sıfır yağ, 7 kaşık un... Hepsi bu kadar, böyle hafif bir şey işte.

Portakal Şuruplu Kek

Hamuru için
1 tane yumurta
3 kaşık şeker
7 kaşık un
1 çay bardağı taze sıkılmış portakal suyu
1 paket kabartma tozu

Şurubu için
3 kaşık şeker
1 portakal kabuğu rendesi
2 çay bardağı taze sıkılmış portakal suyu




















Hamuru hazırladıktan sonra küçük bir kek kalıbında önceden 150 dereceden ısıtılmış fırında yaklaşık 15-20 dk pişiriyoruz, çok çabuk pişiyor bu hamur dikkat edın yakmayın, sonra o şurubun malzemelerini karıştırıp bir taşımlık kaynayıncaya kadar pişiriyoruz. Sonra bu şurubu tamamen soğumaya bırakıyoruz. ve ondan sonra sıcak yeni pişmiş kekimizin üstüne döküyoruz.


Hepsi bu kadar, hayatımda yediğim en hafif tatlı. Kek dediğime bakmayın, revani şeklinde bir görünümü var.

Kesinlikle tavsiye ederim.

Afiyet olsun

When love goes wrong

Marilyn Monroe ve Jane Russell den çok güzel bir şarkı.
Keşke "Aşk kötü giderse her şey kötü gider." genellemesi geçerli olmasa. Hayatın bu kadar merkezinde olmasa, ama sanırım öyle.

ya da bu genelleme beraberinde şunu da getirse

"Aşk iyi giderse her şey iyi gider."

Hayır, böyle bir dünya da yok ne yazık ki!


Bu arada en başta Jane Russal'dan sonra Marilyn Monroe söyleyince Marilyn'in ne kadar dişi, seksi bir kadın olduğu bu konuda çok ayrı olduğu belli olmuyor mu? Hatunun kaşı gözü ayrı oynuyor şarkı söylerken.İyi ki onun döneminde yaşamamışım yoksa intiharına çok üzülürdüm.

25 Şubat 2011 Cuma

Küreselleşmek, Zehirlenmek?

Bilgi zehirlenmesi yaşamamıza az kaldı, bakın buradan söylüyorum!

İnsan Kaynakları Yönetimi hocamız bize Did You Know? (Biliyor muydunuz?) diye bir video izletti geçen gün. Bilgiler hakkında istatistiki gerçekler söylüyor bu video bize.


Buradaki en çarpıcı slaytlardan birisi de New York Times gazetesinin bir haftalık bilgi değerinin 18. yüzyılda yaşayan bir insanın hayatı boyunca öğrenebileceklerinden daha fazla olabileceğiymiş.

1700 lü yıllar yani. Demek ki boşuna değilmiş o dönemde yaşayan asillerin en az 3-4 bilmesi, öğrenecek o kadar da şey olmadığından onlar da kendini dil öğrenmeye vermiş!

Ben o videonun yalancısıyım. Her ne kadar inanmak güç olsa da bence çok çarpıcı bir şey bu. Bana kalırsa ilerde şuan yaşadığımız çağa kesinlikle bilgi çağı denilecek.

O kadar çok şey bilmemize gerek var ki! Türkiye'nin tarihi, güncel olayları, ekonomisi, politikası, iş dünyası, yeni pazarlama trendleri...

Gazetelerden, internet sitelerinden, televizyon programlarından, maillerden, sosyal medyadan her şeyi takip etmen gerek. Sadece ekonomi, politika değil güncel olman gereken; sanat, spor ve çeşitli hobilerle ilgili gelişmeleri de takip etmelisin. Sadece Türkiye'yi değil Amerika'yı, Avrupa'yı, Uzak Doğu'yu hatta son günlerde Arap dünyasını da takip etmelisin. Oralarda yapılan çeşitli sanat filmlerini izlemeli, futbol liglerini, döviz kurlarını takip etmeli, yurtdışında yazan çeşitli blog yazarlarına abone olmalısın. İngilizce bilmek zaten farz, ama eğer Almanca ya da Fransızca biliyorsan en azından haftada bir defa da bu dillerde yazılan yerel gazeteleri okumalısın.

Bilgi biriken de bir şey, eskiden sadece önemli olanları ağızdan ağza yayılırmış, önemsiz olanları uçar gidermiş. Şimdi öyle mi? Artık yıllardır biriken çeşitli makaleler hakkında bilgi sahibi olmamız gerek. Daha biz doğmadan yazılmış olan şeyleri bugün bilmekle yükümlüsün.

Takip edilmesi gereken onlarca yazar, köşe yazarı, blog yazarı... Bunlar da yine sadece Türkiye'den değil mümkünse dünyanın çeşitli köşelerinden olmalı.

Okunacak çok makale, yazı, roman vs. var. Ama aynı zamanda ölmeden önce izlemen gereken 1001 film, dinlemen gereken 1001 müzik, bakman gereken 1001 resim, dinlemen gereken 1001 tane masal var.

Eğer ilgin varsa 5-6 sezonluk dizileri izlemeli, bunlar hakkındaki yorumları okumalısın. Bundan da geri kalmamalısın.

Tiyatrolar, danslar, filmler, galeriler, konserler, söyleşiler, sempozyumlar, kongreler...

Bunların dışında ise yemek, uyku, temizlik gibi birincil güdülerini gidermeli, sonrasında bu ikincil sosyal güdüleri takip ederken arkadaşlarına da zaman ayırmalı, çeşitli aktiviteler düzenlemelisin. Alışverişe harcanan zamanı söylemiyorum bile.

Gece uyumayıp Beyaz Show izleme gibi bir zevkin varsa yine mümkünse Oprah'ı da seyretmelisin.

Hülya ile Gülben en son ne demiş derken, Paris ile Lindsay ne giymemiş onu da bilsen iyi olur.

Eğer ki; gezi, fotoğraf gibi çeşitli hobilerin varsa işin çok daha zor. Gezilecek o kadar çok yer, çekilecek o kadar çok manzara remi var ki.

Bence şöyle bir hobi de olmalı: Tüm dünyanın tüm dillerindeki gezi dergilerini takip etmek.

Yemek yapmayı seviyorsan işin bundan 15 yıl önce çok kolaydı, sadece Amasya'nın elması, Adana'nın kebabını, Urfa lahmacununu, Kocaeli pişmaniyesini bilmen yeterliydi ama şimdi bunların yanında Fransız şaraplarını, Hint baharatlarını, Çin'in az pişmiş yemeklerini de bilmek ve yapmak durumundasın.

İşte böyle. Bu örnekler o kadar çoğaltılabilir ki!

Yemekten, siyasete; ekonomiden, belgesellere hakim olman gereken çok şey var.

Benim bloğum da arada kaynasa güzel olurdu =) Her şeyi okuyorsun, bunu da okuyuver.

Küreselleşme çağındayız. Bilgi de aynı şekilde küreselleşiyor, ama ayırt edilmesi gereken bir şey var:

Bu globalleşen bilgi mi yoksa bilgi zehirlenmesi mi?

11 Şubat 2011 Cuma

Wine Makes Life Fine

Evet, sonunda ben de 14 şubat furyasına yenik düştüm ve bir hediye beğendim. Şuana kadar markafoniden tutun da şehir fırsatı gibi pek çok sayıdaki online alışveriş sitelerinde yapılan 14 şubat promosyonlarını görmezden geldim, bilboardlara gözümü kapadım, mağazaların özel sevgililer günü koleksiyonlarını duymamış gibi yaptım. Çünkü gereksiz olduklarını düşünüyordum. Şahsen ben sevgilimin bana 14 şubat günü bu reklamların ve "Sevgililer gününde ne planınız var?" sorusunun gazına gelip hediye almasındansa ya da sırf 14 şubat diye bir şey almasındansa 15 şubat, 5 nisan ya da ne bilim 23 ağustos gibi benim için sıradan olan tarihlerde durduk durmadık yere o şeyi görüp aklına ben geldiğim için alması beni çok daha mutlu eder.

Konu dağıldı yine, söylemek istediklerim bunlar değil. Konu şu ki şuana kadar sevgililer gününü reddetme çabalarım aşağıdaki içki çantasını görene kadardı: Çok güzel değil mi? 16 TL ama olsun, ben çok beğendim. Sevgililer günü konseptine çok uygun geldi bana. Sizlere öncelikle hediye almamanızı ama illa alacaksanız da böyle bir şey tavsiye edebilirim.

www.berryshop.net adresinden alabilirsiniz.




10 Ocak 2011 Pazartesi

Çalışma Masaları

Az önce bilgisayarımda Bluetooth Exchange Folder adındaki dosyamı açtım, ve içinde ders çalıştığım masaların cep telefonumla çektiğim fotoğrafları buldum.

Aslında isterdim ki size yeni "sonsuz havuz" tadında çektiğim fotoları vereyim ama final zamanı böyle, idare edeceksiniz artık!



Business Finance çalışırken



















Allah'ın cezası Makroekonomi çalışırken
























Introduction to Business Law (İş Hukukuna Giriş) çalışırken.


















Bu da İspanyolca çalışırken.