15 Temmuz 2010 Perşembe

Otosansür Denen Olay

Otosansürüm o kadar yüksek ki!! Yazı yazarken ay aman şimdi bunu okuyanlar ne der, ne düşünür demekten buraya sadece sevdiğim kitapları, şarkıları, filmleri falan yazıyorum. Yani ben de çok memnun değilim votkanın mikroskop altındaki görüntüsünü insanlarla paylaşmaktan! Şöyle istiyorum ki, bugün neler yaptım, kimden nefret ettim, kime hayran oldum, ne giydim, ne söyledim, insanlar hakkında ne düşündüm... bunları yazayım. Ama öyle olmuyor işte.
Ay ya bu okursa ne der, ay şu okursa ayıp olur (okunup okunmadığını da bilmiyorum ama ben okunuyor varsayıyorum), ya insan kaynakları departmanı bloğumu okursa ve iş saatinde yazdığım o yazıyı görür ve beni işten atarsa diye düşünüyorum ve otosansür duydum saolsun geliyor ve beni durduruyor. O değil de ödüm kopuyor biri gelicek ve bana

"Eeee napalım şimdi sen bunları yazıyorsun da bundan bize ne! Bizi ne ilgilendirir senin düşündüklerin! Niye bloğunu facebookta, twitterda sürekli postluosun." diyecek diye. İşte sırf bana böyle söylemesinler diye bloğumun adını BEN BU YAZIYI NİYE YAZDIM koydum

"Valla bilmiyorum şekerim neden yazdığımı zaten bloğun adı da bu." derim ve de içimden "Ne oldu morardın mı şimdi." der ve rahatlatırım kendimi diye planladım ama gelmedi bu başıma şimdiye kadar neyse ki, olsun hazırlıklı olmakta fayda var.

Şu tarz bi sansür uygulamam daha var kendime, ne facebook hesabıma ne de buraya gönül işlerimi yazmıyorum daha doğrusu yazamıyorum. Ay babam okur, biz seni oraya okumaya gönderdik sen bunları mı yapıyorsun (fix lafı budur, ortaokuldan beri bana liseli, üniversiteli çiftleri göstererek aileleri de bunları okuyor zannediyor ha cık cık cık şeklinde vaazları dinlerim hep), ay şu amcakuzeni okumasın ay şu teyzedayısı görmesin dedikodu yapar diyerekten yazılacak konulardan bu gönül işlerini ve de bu konular hakkındaki ilgin düşüncelerimi ve tümevarımlarımı da çıkardım.

Bugün sabah uyandım, elimi yüzümü yıkadım, kahvaltımı yaptım, televizyon izledim, sonra dayımlara gittik tarzında günlük yazacak halim de yok.

Ne kaldı geriyeeeeee????

Çok dertliyim çok, yazma duygumu bastıra bastıra çok fena patlıyorum bu ara. Çok meraklıyım ben sanki finallerimden bahsetmeye ya da ne bilim, oynadığım oyunları anlatmaya. Gördüğüm beğendiğim entel dantel şeyleri paylaş da o da nereye kadar, bunu yapabilmek için gezmek tozmak gerek ama ben sabah 8 akşam 5 buçuk çalışan bir insanım, üstüne yaz okulundan 3 ders alan bir hatunum. Köreldim anlayacağınız.Gelmiyor öyle entel konu, tema vs.

Siz de diyeceksiniz ki e ama senin bir yılı aşkın bir süredir var bu bloğun neden şimdi patladın?" Bunun açıklaması da son zamanlarda deliler gibi sardığım puCCa günlük. İlk başta bana bu bloğu Talip Beyfendi gösterdi ve dedi ki:

"Ayça bak bu kadın da çok güzel yazıyor sen neden böyle yazmıyorsun!"

Ben de okudum bir yazısını
"Iyyyy dedim bu ne! Bu ne küfürbaz bir hatun benim seviyemle onun seviyesi bir mi? Ben Ayşe Armancı bir üslübunu değil Gülse Birsel üslübunu tercih edenlerdenim. Yani sıradan olaylara küfürle, bel altı zihniyetiyle değil de, değişik (kimseninin görmediği) bir mizah anlayışıyla olaylara yaklaşanları seviyorum, becerebildiğim kadar da kendim de öyle olmaya çalışacağım. Tercihim bu benim. Hıh!." dedim.

Ama zat-ı alimiz bana sürekli puCCa dan bahsetmeye devam edince ben de twitterdan takip etmeye başladım. Bir kaç yazdığı hoşuma gitti ve daha okumaya başladım bloğunu. Hatun gerçekten iyi, ilginç bir bakış açısı var kendisinin, mizahı kuvvetli ama tek kusuru da biraz terbiyesiz olması. Aslında babası ona iyi terbiye vermiş bence ama kızın içinde yok gibi sanki. Tek kusuru küfür diyorum ama aslında hatunun beslendiği şey de bu. Ben bu yüzden çok sevildiğini düşünüyorum. Bir de hakikaten akıcı yazıyor. 3000 küsür takipçisi var. Benimkiler iki elin parmağını geçmiyor daha. Talip haklı mı yoksa? Ama onda olup da bende olmayan ne. Hayır yani kalemime güvenim tam. Edebiyat hocam kompoziyonlarımı beğenip sınıfta yüksek sesle okuturdu ondan biliyorum. Neyse sonra ben anladım bu hatunda neyin tuttuğunu. Kadında otosansür denen birşey yok,neden, çünkü takma ad kullanıyor. Gerçek adını kesinlikle söylemiyor ve de resimlerini göstermiyor. Bunun vermiş olduğu bir rahatlıkla da dilediği gibi yazıyor, küfretmekten çekinmiyor, adet günlerini, sindirim durumunu dilediği gibi anlatmakta bir sakınca görmüyor. Hayatından çoğu zaman naklen yayın yaptığı için insanlar kendinden çok şey buluyor onda ve kitap çıkaracak kadar bir popülerliğe ulaşıyor kendisi. Şimdi benim aman kitap yazayim diye bir derdim yok. Ama erkek arkadaşım gelir de bana bu kadın senden daha eğlenceli daha akıcı yazıyor derse durur düşünürüm ben. Zaten bugüne kadar ben o tarz yazı yazmamışım ki. Genelde videolar, fotoğraflar koymuşum bloğuma. Yani bizim bloglar farklı kulvarlarda. Olsun dedim kadının başarısını çözümledim işte kendimce, bir başarı hikayesi bu kadar kolay çıkmıyor karşımıza dedim.

İşte böyle! Bu hatun kişisi kendini sansürlemiyor, yazıyor yazıyor rahatlıyor, yazılarını filtrelemiyor, oh içinden geldiği gibi, şimdi Milliyet Cadde'de her pazar yazısını yazıyor, kitabını çıkardı, yenilerini yazmaya başladı, oh kebap valla.Ekmeğini kaleminden çıkarmaya başladı hatun ne güzel işte değil mi? Gözüm yok açıkçası bunlarda dediğim gibi tek amacım bu başarısının nedeni analiz etmek. Zaten her şey ben neden onun gibi yazamıyorum sorusundan başladı. Sonra dedim ben de bu kadar yazsam (Tanrı biliyor ki asla bu tarz şeyleri yazamam, paylaşamam ben, hala cool takılıyorum bu konuda çünkü, ne gerek var tanımadığım insanların bunları bilmesinde diyorum) insanlar "Ben Ayça'nın bloğunu zaten her gün okuyorum, ne yaptığını ne düşündüğünü biliyorum onunla sohbet etmeme ne gerek kalır yazının altına bir yorum yazıveririm olur biter." demez mi? Ya da diyelim ki başımdan bir olay geçmiş, ben bunu bloğumda yazmışım sonra Melek'le, Mehmet'le ya da Eda'yla bir yerlerde otururken başımdan geçen bu olayı anlattığımda "Ayça biz bunu daha geçen gün senin bloğunda okuduk, ikinci baskıyı yapma bize!" demezler mi, derler tabi, al başına belayı, böyle toplanmacalarda hiç bir şey anlatamaz hale gelirim, sonra adımız sıkıcı, sessiz kız olsun iyi mi. Ya da ilerde CEO yardımcısı olduğumda çalışanlarım olur da bloğumu görürlerse bana duydukları saygı sıfırın altına inmez mi? Ne gerek var çalışanlarımın, patronlarımın benim bu kadar özel düşüncelerimi bilmelerine. İleri görüşlü olmak lazım diye düşünüyorum.

İşte böyle ileri görüşlü olacağım diye sıkıcı bir blog oluşturmak da istemiyorum. Böyle egzantirik düşüncelerimi paylaşma güdümü gideremiyorum bir türlü. Her şeyi buraya yazmam da mümkün değil. Bu puCCa hatunu da bana bir fikir verdi. Takma bir adla yeni bir blog oluşturmaya karar verdim. Gerçekten. Bütün ama bütün düşüncelerimi, yazacağım oraya. Reklamını da asla yapmayacağım en azında kendi adımdan. Ayşe Arman'a gıcık olsam da onun bir kitabı var Kimse Okumazsa Ben Okurum diye, hah işte öyle ben de bu mottoyla başlayacağım yeni bloğuma "Kimse okumazsa bile ben okurum ilerde okur okur gülerim." elektronik bir günlük bana. Buraya yazmak istediğim ama yazamadığım şeyleri yazacağım oraya. Burası da devam edecek ama bu blog bir nevi vitrin olacak bundan sonra. Ve de sizler de benim ağzımdan bu kadar içtenlikle yazılmış yeni bir yazı okumayacaksınız. Bu yazı bu blogdaki ilk ve son kişisel yazım olacaktır. Buradan duyuruyorum size.


not: bu demek değildir ki açacağım yeni blog puccanınki gibi terbiyesiz olacak, ya da öyle küfürlü yazmak için yeni bir blog alacağım, öyle bir dünya yok arkadaşlar. Ben öyle kendi halimde neden varız bu dünyada, ben var mıyım aslında şeklindeki kendimce ilginç yazılarımı yazıyor olacağım.

5 yorum:

  1. 一時的錯誤不算什麼,錯而不改才是一生中永遠且最大的錯誤............................................................

    YanıtlaSil
  2. 做好事,不需要給人知道,雖然只是一件微不足道的事,但我相信,這會帶給我快樂。..................................................

    YanıtlaSil
  3. 生存乃是不斷地在內心與靈魂交戰;寫作是坐著審判自己。. . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . .

    YanıtlaSil