19 Aralık 2010 Pazar

Overlook Cafe II by Sung Kim

3 hafta önce ilk aldığımda böyleydi:



















Sonra böyle oldu:



















Şimdi de böyle:



















Ve evet...
Ben yaptım bunu: Kayıp parçayı bulmak için elektrikli süpürgenin toz torbasını açtım, aradım ve neyse ki buldum, elimi boş yere pisliğe bulaştırmamış oldum!

"Bu benim tarzım, gerektiğinde elimi pisliğe bulaştırırım ama amacıma da ulaşırım."

Haha, blog efelenmek için güzel bir yer =)

5 Aralık 2010 Pazar

Yarım Haftasonu

Bu haftasonu çok güzel bir haftasonu olabilirdi.
Mehmet cumartesi günü telefonuyla uyandırdı beni.

"Ayça çok sıkıldım hadi seni alayım kahvaltı yapalım sahilde." dedi.

Ben de bunun çok güzel bir fikir olduğunu ancak pazartesi günü sınavım olduğunu söyledim geri yattım. Daha sonra yine aradı yaklaşık bir saat sonra falan.

"Olmaz Ayça, sınavlarım yeni bitti, hem çok özledim seni, 2 saat takılırız sonra sen yine evine gider ders çalışırsın." dedi bana.

Hayırı kabul etmeyen bir şahıs kendisi, ancak kendisi hayır demeye bayılır!

İyi gel dedim ve duş aldım, hazırlandım, çıktım.

Talip, Mehmet,ben...

3ümüz sahile gittik. Lokma'da vale servisi var diye oraya gittik ama yer yokmuş. Biz de geri çıktık ama arabayı geri istemedik tabii. Hemen yanındaki Antik Cafe'ye gittik. Orda işimiz bitince de Mehmet Lokma'ya geri gitti ve hemen 1 dk sonra sanki oranın müşterisiymiş gibi geri çıktı ve aldı arabasını.

Daha sonra Macrocenter'a gittik oradaki çayları falan sevdik sonra geri yerlerine koyduk.

Daha sonra da İstinye Park'daki Mudo'ya gittik. Oradaki eşyaları da sevdik, herbirine ayrı ayrı ilgi gösterdik.

(1. çoğul şahıs ekiyle çekimliyorum fiillerimi ama siz yanlış anlamayın burada kastettiğim Mehmet ve ben. Talip mümkün değil ilgilenmez böyle şeylerle. Bunu son zamanlarda daha iyi anlıyorum zaten. Eskiden benimle saatlerce D&R, Kabalcı, Tepe Home gezen adam, şimdi, şuraya gidelim mi diyince "Boş işlerle uğraşma Ayça." diyor bana! Ben de yanıma Mehmet'in desteğini almışken tüm "boş" mağazaları gezdirdim Talip'e)

Neyse;

Mudo'dan bu tuzlukla karabiberliği aldım:















Bu haftasonu tam anlamıyla çok daha güzel bir haftasonu olabilirdi. D&R dan aldığım aralık dergilerini, haftasonu gazetelerini okuyabilirdim bu güzel yağmurlu pazar gününde. Ancak oturup yarınki marketing sınavına hazırlanmalıyım. Öyle.

28 Kasım 2010 Pazar

Barbie 2010

Bir gün, Barbie'nin yetişkin kadın oyuncağı olduğunu okumuştum bir yerde. Hiç aklımdan çıkmadı bu, çünkü ben bunun en güzel örneğiyim...

Geçen gün Sevra ile Şişli'de iken kahve içmek için Cevahir'e uğradık ve de uğradığımız tek mağaza Toyzz Shop oldu. İlk gittiğim stand ise tabii ki Barbie lerdi. Üzülerek söylemeliyim ki Barbie her geçen yıl daha da çirkinleşiyor, biz çocukken daha güzellerdi. O zamanlar çocuk olduğumuz için bize daha cazip göründüğünden değil gerçekten daha güzellerdi. Hep bir tane alayım diyordum ama yeteri kadar güzelini bulamıyordum. Ama artık almaya değer yeni bir barbie buldum. Biraz fazla kokoş ve abartılı ama yeni favorim bu: Barbie 2010



Bir de yeni bir koleksiyon çıkmış ki beni benden aldı. Barbie Black Label Basic Collection.


Bu Barbieler i ve karşısında 2 tane bayan olursa yaşları kaç olursa olsun hemen birini sahiplenir. Biz de kıyafet ve saç modeline göre barbieleri aramızda paylaştık.

Bu ben:
Bu Sevra:

Bu da Cansu :






21 Eylül 2010 Salı

Küçük Ayça Okulda

Ben Adana'da ilkokul birinci ve ikinci sınıfı Mimar Kemal İlköğretim Okulu'nda okumuştum. 3. sınıfta ise sadece bir hafta Mimar Kemal'e gittim daha sonra dönem ortasında yeni evimize taşınacağımız için okulum bölünmesin diye annemler beni yeni evin yakınlarındaki bir okula yazdırdılar.

3-A sınıfındaki ilk günüm çok sancılıydı, Mimar Kemal'de çok iyi bir ortamım varken şimdi hiç tanımadığım insanlar arasında (onlar geçen 2 senede çok iyi arkadaş olmuşlar tabii) yalnız hissettim kendimi ilk saatlerde. Daha sonra öğretmenimiz dedi ki "Size 2 gün önce ödev olarak verdiğim şiiri ezberlemişsinizdir artık, yeterli süreniz vardı ve şimdi onu okuma zamanı." dedi. Sınıfta bir panik bir panik... İlk sıradaki çalışkan çocuklar okudu tabii hemen, ama sınıfın yarısı ezberlememiş, hoca ezberlememiş olanlara nasıl kızıyor anlatamam. Ben de sınıfın en arkasında, en köşede oturuyorum. Sıranın bana gelmesine çok var daha. Ben izliyorum sınıfı, şiirin olduğu kitap da önümde. Tabii benim ödevden haberim olmadığı için çok rahatım, benden bir beklenti yok çünkü, okuldaki ilk günüm daha. Neyse sıra bana geldi, hoca da yeni öğrencisi korkmasın diye bana dedi ki:

"Kızım senin ödevden haberin yoktu, sen okumayabilirsin şiiri."

Peki ben ne cevap verdim??

"Hayır öğretmenim hiç sorun değil, ben arkadaşlarım okurken şiiri ezberledim bile."

Evet, bunu ben dedim, o anda öğretmenin gözleri parladı, ama bence benimki daha çok parlıyordu.

Ben şiiri ezbere okudum, hiç takılmadım, su gibi aktı, söyledim.

Sonra hoca sınıfa bir döndü ve dedi ki "Utanın bakın kız oturduğu yerde ezberlemiş, siz kaç gündür hiç çalışmamışsınız."

Ben hiç istifimi bozmadan oturdum ve daha sonra uzun boylu, çalışkan kızların olduğu gruba girdim ve yalnızlığım 3 saat içinde son buldu.


Burada asıl sorulması gereken şu:

Ben şiiri ne ara ezberledim??

Dedim ya Mimar Kemal'de 3. sınıfın ilk haftası ordaydım daha sonra okulum değişti diye. O bir haftada, biz o şiiri çoktan geçmiştik. Ve dolayısıyla ben o şiiri ezberleyeli 4-5 gün olmuştu. Yani arkadaşlarım okurken içimden ezberledim olayı külliyen yalan!!...

Bunu yaptığımda 9 yaşımda olmam tamamen ayrı bir olay. Bence Barış Manço bunu bilse bana "Adam Olcak Çocuk" derdi, daha o yaşlarda başlamışız biz self-branding olaylarına. Bildiği şeyi nasıl bir satma olayıdır bu, o ara o cümleyi hangi şeytan söyletti bana inanın hiç haberim yok!


10 Eylül 2010 Cuma

Büyü Dükkanı (Magic Shop)

Yeşim Türköz'ün yeni kitabını okuma şansı buldum. Kitaplığımda uzun süredir duran bir kitabı okuduğumda bunca zaman boyunca o kitap orada nasıl durmuş, yanı başımda bir cevher saklıyormuşum der ve bunca zaman o kitabı kaçırdığım için üzülüyorum. Bu kitap da öyle oldu benim için. Üzüldüm daha önce okumadığım için.


Kitabı çok iyi anladığımı düşünüyorum çünkü her gece dua ederken o kadar çok dikkat ediyorum ki istediklerime. Hep benim için en hayırlısı olsun diye dua ediyorum. Liselere yerleştirme sınavından sonra en çok mutlu olacağım, benim için en güzel olacak liseye gideyim diye dua ederdim mesela. Ama deliler gibi fen lisesi istiyordum yine de fen lisesini kazanayım demedim hiç bir zaman. Sonra orada okuyan tanıdıklardan gördüm ki fen lisesi bana göre değilmiş, kendi lisem bana çok daha fazla şey katacak olanaklara sahipmiş ki kattı da. Üniversitede de öyle oldu, ağzım iyi laf yapıyor diye insanların gazına gelerek tüm lise hayatım boyunca hukuk okumak istedim.Üniversite için 9 tane tercihimin 7 si hukuktu ama ben işletmeyi kazandım. Şimdi bakıyorum da hukuk da bana göre değilmiş. O kadar ezber, okuma, adliye falan beni mutsuz edermiş.İşletme bana çok ama çok daha uygunmuş. Şimdi daha iyi anlıyorum. Üniversite için de en hayırlısını istedim, o da oldu bana göre.


İstediğimiz şeyler önemli, bazen sonuçları görecek kadar olgun olmuyoruz isterken. En azından benim için öyle, akademik açıdan kendim için en iyi olanı görememişim önceden ama şanslıyım ki benim için en iyisi oldu. Günlük hayatımda da çok zor oluyor bazen ama kendim için en hayırlısı olsun istiyorum eğer çok sıkışmışsam da o çok istediğim şeyin en hayırlı olmasını diliyorum =)


Kitaba dönecek olursak, Büyü Dükkanı kesinlikle okunulması gereken bir kitap,




Hayatta en çok istediğiniz şey,



hayattan alabileceğiniz en iyi şey midir?






Hiç mucizelere inandığınız oldu mu? Ya da en azından bir mucizeyi düşlemenin gizli zevkini tattığınız? Örneğin “dile benden ne dilersen” diyen cömert bir cininizin olduğunu hayal ettiniz mi bir an olsun? Ya da isteklerinizin bir çırpıda gerçek olduğu büyülü bir mekânı? Belki evet, belki de hayır...

Büyü Dükkânı, hayatta istenebilecek her şeyin varolduğu, mucizevi alışverişlerin gerçekleştiği bir mekândır. Ünü ülkenin dört bir tarafına yayılmış olan bu dükkâna gelen müşterilerin tek bir hedefi vardır: Kendilerine herşeyin vaadedildiği bu yerden, hayatta en çok istedikleri şeyi almadan ayrılmamak... Kimisi geçmiş yıllarını geri almak, kimi büyük bir aşk yaşamak, kimi de korkularından kurtulmak için oradadır. İsteklerine biçilen bedeli ödemeye çoktan hazırdırlar. Ancak Büyü Dükkânı’ndaki alışverişler kolay değildir. Çünkü usta satıcının bir kuralı vardır: Müşterisini dükkândan alabileceği en iyi şeyle göndermek... Yaşlı adam ile müşterileri arasında geçen sıkı pazarlıklar, hayata dair önemli sorgulamalar içermektedir.

Büyü Dükkânı’nda siz de kendi gerçeğinizle karşılaşabilirsiniz. Ancak şu soruya hazırlıklı olun:

Hayatta en çok istediğiniz şey, hayattan alabileceğiniz en iyi şey midir?

8 Eylül 2010 Çarşamba

Keyifli Bir Gün 2 / Mile in These Shoes

Hani derler ya erkekler kadınlardan fiziksel olarak çok daha güçlüdür çok daha dayanıklıdır diye, bugün bunu ciddi olarak sorguladım. Erkeklere de birer topuklu ayakkabı verelim ondan sonra bir daha konuşalım bu konuyu. Çünkü burada çektiğin acı bir anda olup, geçen bir şey değil!! Yumruk yersin tahminimce bir kaç saat acır geçer (herhalde).

Ama topuklularla öyle mi? Bugün çektiğim acıyı ben biliyorum. Ayaklarım, o topukluları çıkardıktan sonra bile doğru dürüst basamadı bir süre. Alışveriş zaten yorucu bir olay, bir de o 12 cm topuklularla olamaz.

Estetik duygusunu sorgulamama sebep oldu resmen!!.

Normalde alışveriş merkezine topuklularla gitmezdim, böyle bir hata yapmazdım asla ama iş çıkışı olunca ayakkabıyı değiştirmeye eve gitmek olmadı. Bir diğer olay da yanınızda Cansu Ç. gibi bir alışveriş canavarı olmasın, buradan beni o acı içinde tüm İstinye Park'ı gezdiren kendisine teşekkürü bir borç bilirim.

Sorguladığım bir başka özellik ise, bu defter çılgınlığım. Morning Glory, beni benden alan defterleriyle her sezon başında deliler gibi not tutma sözü verdiyor bana. Küçükken kırtasiye yüzü görmemiş gibi saldırıyorum tek kelimeyle. Cansu Ç. de benden geri kalmaz hani, cashbook almasıyla meşhur, o derece.

İşte morning glory defter kapaklarından güzel bir örnek. En kısa zamanda fabrika satış mağazası bulmak lazım, bu böyle devam etmeyecek çünkü.

7 Eylül 2010 Salı

Her Zaman Derim:

Nefret etmek, üzülmekten çok daha kolaydır.

30 Ağustos 2010 Pazartesi

Müzik Ruhun Gıdasıdır ve Bana Konulan Teşhis: Gıda Yetersizliği

Kardeşim 9 gündür benimle beraber evde. İlk defa evime geldi. Ev arkadaşım Duygu ise Tekirdağ'da. O yüzden evde tek takılıyoruz Tolga'yla. Beraber yemek yapıyoruz, sonra etrafı topluyoruz bol bol film izliyoruz ve geziyoruz tabii ki. Şuana kadar maşallah gayet iyiyiz. Twitterda da yazdığım gibi bu hafta milat bizim için.

Evde kardeşiyle yaşıyınca insan, daha rahat oluyor haliyle. Evin içinde istedğim gibi geziyorum, mutfağı dağınık bırakabiliyorum ya da gecenin bir yarısı istediğim gibi saatlerce telefonda yüksek sesle konuşabiliyorum. Tolga'yla bu kadar uzun bir süredir aynı evde kalmamıştık. Bu bana eski günlerimi ve de eski alışkanlıklarımı hatırlattı.

Şimdi ev arkadaşım Duygu evdeyken rahatsız olmasın diye çok yüksek sesle müzik dinlemiyorum. Sesim çok kötü olduğundan biraz da utandığımdan evde özellikle de banyoda şarkı söylemeyeli 3 yıl oldu! 1 yıldır evdeyim ve durum böyle bir de bunun yurt hali var, yurtta mümkün değil o cadılar bana şarkı açtırmazdı, yurdun duşlarında da şarkı söyleyince insanlar ister istemez gülüyordu.

Ama...

Ama Tolga öyle mi?

Canım benim, son 3 saattir, aşağıdaki listeyi defalarca, bağıra bağıra söylüyorum bir yanıma gelip. "Abla yahu kaç yaşında kız oldun hala bas bas şarkı söylüyorsun, hiç mi değişmedin, büyümedin sen!" demedi.

Winamp, fizy, dailymotion eşliğinde bir sürü şarkı bilgisayarda son ses, kulağında kulaklık ve salonun ortasında karanlıkta şarkı söyleyen bir kız düşünün, o benim. Tabi dışardan duyulan sadece benim detone sesim.

Lisede sabah uyanırdım ilk iş, bilgisayarımı açardım ve formamı giyerken Aslı'nın Keşfi Alem ini söyleye söyleye hazırlanırdım okula. Öyle giderdim.

Tolgacım iyi ki gelmiş, gelmesiyle birlikte beni eski alışkanlıklarıma götürdü, saolsunn.

Ayrıca bugün ruhumun beslenmeye ihtiyacı vardı, bol bol müzik dinledim. İsabet oldu.

Pixie Lott dışında lisede dinlediğim şarkı listemin bir kısmı var aşağıda , salonda bağıra bağıra söylediklerim hani
(Üstüne tıklarsanız siz de dinlerseniz)











Demir Demirkan: Yalanlar











26 Ağustos 2010 Perşembe

Faks?

Faks çektim, hayatımdaki ilklerden biri gerçekleşti az önce. Çok ilginç bir makine bence faks. Daha ilginci ise sesleri bir yöne aktaran telefonu değil de yazıları bir yere aktaran faksı ilginç bulmam, neyse.

Faks çekerken düşündüm ilk defa ne zaman duydum ben bunu diye, sanırım Klip 98 tarzı sabah programlarında gördüm. Evet, eskiden sabah şekeri tarzı programlarda faks makinesi olurdu ve bir sürü, sayfalarca faks gelirdi sunuculara.

Merak ettim de o faksları çeken insanların evinde faks mı vardı? Yoksa faks her evde olan bir şey miydi? Öyleyse bizim evde neden yoktu ve halen yok?? Daha vahimi yoksa iş yerlerinde faks makinesi olan iş adamları/kadınları mı bu programları takip ediyordu?

Aydınlanmaya ihtiyacım var!
Acilen!

10 Ağustos 2010 Salı

Kendime Not

Yazı yazarken konudan konuya atlama eğilimim gözümden kaçmadı. Bunun önüne geçmek için her yazımın altına, o yazıyı yazarken aklıma gelen konu başlıklarını yazacağım. Böylece bir yazıyı yazarken aklıma gelenleri görmüş olacağım ve konudan konuya atlamayacağım.

Ev Sahibim Atom Karınca Senden Nefret Ettiğimi Biliyor muydun?

Bu geçtiğimiz bir buçuk aydan tek kelimeyle nefret ettim! Şu son bir hafta hele, gözüme bir daha görünmesin!

Çok zor, çok zor diye sürekli şikayet ediyorum farkındayım, zaten yakında bloğumun adını şikayetçiyim.blogspot.com diye değiştireceğim az kaldı. Bütün bu şikayetlerimi şımarıklık olarak yorumlayanlar olabilir, böyle düşünürlerse hak veririm şahsen, çünkü derslerinin zorluk derecesiyle karşısındakilere hava atan öğrenci profiline sahip bir okulda okuyorum. Ama bu sefer, gerçekten şımarıklık değil, hasta oldum. Zona döküyorum. Zaten uçuklarım meşhurdu, bir de zonası eksikti. Her gören "Bir derdin mi var yavrum, nen var senin?" diyor bana. Çünkü zona kafayı bir şeye takınca olan bir şeymiş. Ben de metin görünmeye çalışıyorum ama fondan en arabesk şarkılar çalıyor, diyorum ki "Sınavlarım vardı geçen hafta, zordu biraz, ondandır." Herkes de "Ah Ayça'cım lütfen bu kadar dert etme yahu, altı üstü bir ders." diyor bana. Halbuki ortada buz dağının görünen kısmı vakası var, haberleri yok.

Haftasonu, kira kontratını yenilemek üzere Almanya'da yaşayan ev sahibimizin kayınbiraderi olan o adam geldi eve, imzaladık sözleşmeyi, sonra biz evdeki eksiklikleri göstermeye başladık ki, onlar tamir ettirsin ve böylece bizim kiraya verdikleri zam burunlarından gelsin. Neyse, bizim salonda tavanın sıvasında bir çatlak var ve he geçen ay sanki biraz daha aşağı iniyordu o çatlak. O çatlağı gösterdik biz bu ev sahibinin kayınbiraderine (bundan sonra kendisine atom karınca diyeceğim), adam merdiveni istedi, çıktı ve elledi çatlağı. Sonra böyle bir yukarı aşağı derken, ben bunu aşağı indiriyorum dedi ve indirdi. Salonun bütün tavanının sıvasını aşağı indirdi.

...
...
..
..
...

Böyle bir sustum ben, salona bakıyorum, elleme o tavanı aşağı inecek dememe kalmadan atom karınca indirdi tüm tavanı. Tüm koltuklar, sehbalar, televizyon falan battı. E be adam, madem canın oyun istedi akşam akşam söyle bize o koltukları kaldıralım değil mi ama. İndirmek lazım aşağı o tavanı biliyorum ama, o gece düşmezdi o tavan yani. Sınav sonrasını bekleyebilirdin, bize sorabilirdin ama nerdee? Sonra tüm gece evde sıvacı, tavana yeniden sıva yapıldı, ve yarın sabah benim sınavım var. Uğraştığım şeylere bakın!

Ev sahibim senden nefret ediyorum, biliyor musun?

Gece gece bizim başımıza iş açtınız, sizin işiniz, gücünüz yok ama bizim var, ben bütün hafta boyunca ders çalışırken hafta sonu Avşa Adası ya da Kilyos en azından bir Inception hayali kurarken, o çok yoğun ve zor sınavlarımdan sonra evde alçı temizledim, tavan boyadım, yer sildim... Sınavlar hiç de istediğim gibi değil, parama mı, emeğime mi, zamanıma mı üzüleyim bilemedim.

Hava çok sıcak, evde klima yok, apartmanlar dip dibe ve pencereyi açsan bile perdeyi açamıyorsun.

Formül belli

Sınav+ Atom Karınca + Sıva+ Sıcak = Zona

Her şeyden teker teker nefret ettim kısaca.

Sınavlar bitti, evdeki inşaat bitti ama şimdi de zonacığım başladı, bir de şu sırt ağrılarım...

4 Ağustos 2010 Çarşamba

Gibi

Eski şarkıları dinlemeyi çok seviyorum, o dönemi çok hatırlamama rağmen ben bile 90 lardaki gibi şarkılar yok bugünlerde deme hakkını buluyorum kendimde. O dönemde Oya-Bora vardı, biz çok severdik çocukken onları, ne bilim ana sınıfında falan arkadaşlarla oturur onları konuşurduk,onların taklidini yapardık ya da benle aynı yaşta olan kuzenimle beraber Oya-Bora kasedini teyibe koyar ve çeşitli dans figürleri yaratırdık bir nevi koreograftık, dansçıydık da aynı zamanda.

"Seni Bana Yazmışlar" ve "Ara Beni" favori şarkılarımızdı, açar açar oynardık, ya da lastik oynarken bu ritmlere uygun hareketler uydurur ve arkadaşlarımıza da öğretirdik bu figürleri. Lastik de ilginç bir oyundu bu arada. Türk Oyunu vardı mesela, onda akrobatik hareketler daha ağırlıklıydı, Çelik'in Meyhaneci şarkısına uydurulan oyun kadar kıvrak değildi, neyse bu çok ayrı bir konu. Konumdan sapmayayım şimdi.

Oya Bora'nın benim için anlamı diğer çocuk arkadaşlarıma göre daha farklıydı. Kreşte benden hep "Ara Beni" şarkısı söylememi isterdi hem öğretmenlerim hem de arkadaşlarım. Ben de, saf, söylerdim her seferinde.

...
Ara Beni öptüm seni seni
Çok özledim deli bigi
(Gülüşmeler)

Yanlış yazmadım, ben küçükken gibi edatını söyleyemiyordum, gibi değil de bigi derdim hep :/
İnsanlar da bunu duymak için bana hep yukardaki şarkıyı söyletirlerdi.

Ben de bu şarkının benden yoğun talep almasının sebebinin o gül sesim olmadığını anlayınca (uzun bir süreden sonra) artık söylememeye başladım o şarkıyı, insanlar da bana bigi yi söyletmek için başka yollar aramaya başladılar.

Mesela o dönemde bir komşumuz, koltuk minderini bana göstererek

"Bak Ayça bunun adı gibi." dedi, "Neymiş bunun adı bir de sen söyle bakayım."

"Hayır bir kere onun adı minder tamam mı bigi değil?"

Off nerden geldiki şimdi bu anı aklıma durduk yere,
Sanırım makroekonomi çalışırken kendimi ezik hissettim ve geçmişteki ezik günlerim geldi aklıma. Saat de gecenin ikisi olmasa annemi arar ve bu konudaki diğer olayları da sizlerle paylaşmak isterdim ama, okul öncesi hafızamla idare etmek durumundayız hepimiz.

Aslında konuşmayla ilgili sıkıntılarım bununla sınırlı değil. Örneğin, 6-7 yaşlarımdan itibaren çok konuşkan olmama ya da böyle cümlelerim arasına "Iııımmm, Uuumm" gibi esler koymayışıma bakmayın, ben çok geç konuşmaya başlamışım. 5 yaşına kadar dilimden sadece annem anlıyormuş. Bunu da kime anlatsam "O gün bugündür susmuyorsun maşallah." der ben de "Biraz orjinal ol da diğerlerinden farklı bir tepki ver." derim. O yüzden siz öyle demeyin, cevabı bakın yukarda =) Bursa'ya gitmişiz ailecek, orada dilim açılmış, Adana otobüsüne bindiğimiz andan itibaren benim dilim çözülmüş ve o gün bugündür susmamışım :P

30 Temmuz 2010 Cuma

Yok Deve

Bir test çözdüm de şimdi mynet ten "Kimlere Aşık Oluyorsun" testin adı. Ve bana çıkan sonuç:
Bunu ilk okuduğumda ilk söylediğim şey bu oldu: Yok Deve! Benle alakası yok!
Benden uzak olsun böyleleri!

Kurtarıcı

Sizin doğal mesleğiniz kurtarıcılık. Bu nedenle çoğu zaman, kişisel veya aile hayatında problemleri olan insanlara aşık oluyorsunuz. "Beni hep sorunlu kişiler bulur" sizin çokça sarfettiğiniz bir cümle. Bu durumdan çok yakındığınız zamanlar oluyor fakat aksi sizin için düşünülemez. Eğer bir kişinin hiç problemi yoksa, hayatını huzur içinde yaşamayı seçmiş ve başarmış biri ise size çekici gelmeyecektir. Çünkü o kişide düzeltilmesi gereken bir yön yoktur ve bu sizin asli görevinizi yerine getiremeyecek olduğunuzu gösterir. Siz aşık olmak için; problem çözücü, onarıcı, tamir edici ve kurtarıcı vasıflarınızı kullanabileceğiniz ilişkiler ararsınız. Bu yüzden daha ziyade sorunlu olan kişiler size çekici gelir.

Ben en iyisi bu test çözme olaylarını en son lise hazırlıkta okuduğum Hey Girl günlerinde bırakayım en iyisi, yapacak bir şey yok!

29 Temmuz 2010 Perşembe

Ali Bey

Bir insan bir servis şöförüne neden yaranmaya çalışır.

Ya benim gibi topuklularla o allah yokuşunu çıkmamak için her sabah seni kapının önünden alsın diye.

Ya da sabah geciktiğinde kendisini beklesin diye.

Bizim Ali Bey, bu ayarı o kadar iyi tutturuyor ki, yeri geliyor 1,5-2 dakika bekliyor seni. Yeri geliyor çekiyor gidiyor. Aynı zamanda hem iyi bir insan hem de profesyonel yani. O yüzden asla emin olamıyorsun, her sabah sürprizlerle dolu, servisi kaçırdım mı yoksa beni bekledi mi heyecanıyla başlıyorsun güne.

15 Temmuz 2010 Perşembe

Otosansür Denen Olay

Otosansürüm o kadar yüksek ki!! Yazı yazarken ay aman şimdi bunu okuyanlar ne der, ne düşünür demekten buraya sadece sevdiğim kitapları, şarkıları, filmleri falan yazıyorum. Yani ben de çok memnun değilim votkanın mikroskop altındaki görüntüsünü insanlarla paylaşmaktan! Şöyle istiyorum ki, bugün neler yaptım, kimden nefret ettim, kime hayran oldum, ne giydim, ne söyledim, insanlar hakkında ne düşündüm... bunları yazayım. Ama öyle olmuyor işte.
Ay ya bu okursa ne der, ay şu okursa ayıp olur (okunup okunmadığını da bilmiyorum ama ben okunuyor varsayıyorum), ya insan kaynakları departmanı bloğumu okursa ve iş saatinde yazdığım o yazıyı görür ve beni işten atarsa diye düşünüyorum ve otosansür duydum saolsun geliyor ve beni durduruyor. O değil de ödüm kopuyor biri gelicek ve bana

"Eeee napalım şimdi sen bunları yazıyorsun da bundan bize ne! Bizi ne ilgilendirir senin düşündüklerin! Niye bloğunu facebookta, twitterda sürekli postluosun." diyecek diye. İşte sırf bana böyle söylemesinler diye bloğumun adını BEN BU YAZIYI NİYE YAZDIM koydum

"Valla bilmiyorum şekerim neden yazdığımı zaten bloğun adı da bu." derim ve de içimden "Ne oldu morardın mı şimdi." der ve rahatlatırım kendimi diye planladım ama gelmedi bu başıma şimdiye kadar neyse ki, olsun hazırlıklı olmakta fayda var.

Şu tarz bi sansür uygulamam daha var kendime, ne facebook hesabıma ne de buraya gönül işlerimi yazmıyorum daha doğrusu yazamıyorum. Ay babam okur, biz seni oraya okumaya gönderdik sen bunları mı yapıyorsun (fix lafı budur, ortaokuldan beri bana liseli, üniversiteli çiftleri göstererek aileleri de bunları okuyor zannediyor ha cık cık cık şeklinde vaazları dinlerim hep), ay şu amcakuzeni okumasın ay şu teyzedayısı görmesin dedikodu yapar diyerekten yazılacak konulardan bu gönül işlerini ve de bu konular hakkındaki ilgin düşüncelerimi ve tümevarımlarımı da çıkardım.

Bugün sabah uyandım, elimi yüzümü yıkadım, kahvaltımı yaptım, televizyon izledim, sonra dayımlara gittik tarzında günlük yazacak halim de yok.

Ne kaldı geriyeeeeee????

Çok dertliyim çok, yazma duygumu bastıra bastıra çok fena patlıyorum bu ara. Çok meraklıyım ben sanki finallerimden bahsetmeye ya da ne bilim, oynadığım oyunları anlatmaya. Gördüğüm beğendiğim entel dantel şeyleri paylaş da o da nereye kadar, bunu yapabilmek için gezmek tozmak gerek ama ben sabah 8 akşam 5 buçuk çalışan bir insanım, üstüne yaz okulundan 3 ders alan bir hatunum. Köreldim anlayacağınız.Gelmiyor öyle entel konu, tema vs.

Siz de diyeceksiniz ki e ama senin bir yılı aşkın bir süredir var bu bloğun neden şimdi patladın?" Bunun açıklaması da son zamanlarda deliler gibi sardığım puCCa günlük. İlk başta bana bu bloğu Talip Beyfendi gösterdi ve dedi ki:

"Ayça bak bu kadın da çok güzel yazıyor sen neden böyle yazmıyorsun!"

Ben de okudum bir yazısını
"Iyyyy dedim bu ne! Bu ne küfürbaz bir hatun benim seviyemle onun seviyesi bir mi? Ben Ayşe Armancı bir üslübunu değil Gülse Birsel üslübunu tercih edenlerdenim. Yani sıradan olaylara küfürle, bel altı zihniyetiyle değil de, değişik (kimseninin görmediği) bir mizah anlayışıyla olaylara yaklaşanları seviyorum, becerebildiğim kadar da kendim de öyle olmaya çalışacağım. Tercihim bu benim. Hıh!." dedim.

Ama zat-ı alimiz bana sürekli puCCa dan bahsetmeye devam edince ben de twitterdan takip etmeye başladım. Bir kaç yazdığı hoşuma gitti ve daha okumaya başladım bloğunu. Hatun gerçekten iyi, ilginç bir bakış açısı var kendisinin, mizahı kuvvetli ama tek kusuru da biraz terbiyesiz olması. Aslında babası ona iyi terbiye vermiş bence ama kızın içinde yok gibi sanki. Tek kusuru küfür diyorum ama aslında hatunun beslendiği şey de bu. Ben bu yüzden çok sevildiğini düşünüyorum. Bir de hakikaten akıcı yazıyor. 3000 küsür takipçisi var. Benimkiler iki elin parmağını geçmiyor daha. Talip haklı mı yoksa? Ama onda olup da bende olmayan ne. Hayır yani kalemime güvenim tam. Edebiyat hocam kompoziyonlarımı beğenip sınıfta yüksek sesle okuturdu ondan biliyorum. Neyse sonra ben anladım bu hatunda neyin tuttuğunu. Kadında otosansür denen birşey yok,neden, çünkü takma ad kullanıyor. Gerçek adını kesinlikle söylemiyor ve de resimlerini göstermiyor. Bunun vermiş olduğu bir rahatlıkla da dilediği gibi yazıyor, küfretmekten çekinmiyor, adet günlerini, sindirim durumunu dilediği gibi anlatmakta bir sakınca görmüyor. Hayatından çoğu zaman naklen yayın yaptığı için insanlar kendinden çok şey buluyor onda ve kitap çıkaracak kadar bir popülerliğe ulaşıyor kendisi. Şimdi benim aman kitap yazayim diye bir derdim yok. Ama erkek arkadaşım gelir de bana bu kadın senden daha eğlenceli daha akıcı yazıyor derse durur düşünürüm ben. Zaten bugüne kadar ben o tarz yazı yazmamışım ki. Genelde videolar, fotoğraflar koymuşum bloğuma. Yani bizim bloglar farklı kulvarlarda. Olsun dedim kadının başarısını çözümledim işte kendimce, bir başarı hikayesi bu kadar kolay çıkmıyor karşımıza dedim.

İşte böyle! Bu hatun kişisi kendini sansürlemiyor, yazıyor yazıyor rahatlıyor, yazılarını filtrelemiyor, oh içinden geldiği gibi, şimdi Milliyet Cadde'de her pazar yazısını yazıyor, kitabını çıkardı, yenilerini yazmaya başladı, oh kebap valla.Ekmeğini kaleminden çıkarmaya başladı hatun ne güzel işte değil mi? Gözüm yok açıkçası bunlarda dediğim gibi tek amacım bu başarısının nedeni analiz etmek. Zaten her şey ben neden onun gibi yazamıyorum sorusundan başladı. Sonra dedim ben de bu kadar yazsam (Tanrı biliyor ki asla bu tarz şeyleri yazamam, paylaşamam ben, hala cool takılıyorum bu konuda çünkü, ne gerek var tanımadığım insanların bunları bilmesinde diyorum) insanlar "Ben Ayça'nın bloğunu zaten her gün okuyorum, ne yaptığını ne düşündüğünü biliyorum onunla sohbet etmeme ne gerek kalır yazının altına bir yorum yazıveririm olur biter." demez mi? Ya da diyelim ki başımdan bir olay geçmiş, ben bunu bloğumda yazmışım sonra Melek'le, Mehmet'le ya da Eda'yla bir yerlerde otururken başımdan geçen bu olayı anlattığımda "Ayça biz bunu daha geçen gün senin bloğunda okuduk, ikinci baskıyı yapma bize!" demezler mi, derler tabi, al başına belayı, böyle toplanmacalarda hiç bir şey anlatamaz hale gelirim, sonra adımız sıkıcı, sessiz kız olsun iyi mi. Ya da ilerde CEO yardımcısı olduğumda çalışanlarım olur da bloğumu görürlerse bana duydukları saygı sıfırın altına inmez mi? Ne gerek var çalışanlarımın, patronlarımın benim bu kadar özel düşüncelerimi bilmelerine. İleri görüşlü olmak lazım diye düşünüyorum.

İşte böyle ileri görüşlü olacağım diye sıkıcı bir blog oluşturmak da istemiyorum. Böyle egzantirik düşüncelerimi paylaşma güdümü gideremiyorum bir türlü. Her şeyi buraya yazmam da mümkün değil. Bu puCCa hatunu da bana bir fikir verdi. Takma bir adla yeni bir blog oluşturmaya karar verdim. Gerçekten. Bütün ama bütün düşüncelerimi, yazacağım oraya. Reklamını da asla yapmayacağım en azında kendi adımdan. Ayşe Arman'a gıcık olsam da onun bir kitabı var Kimse Okumazsa Ben Okurum diye, hah işte öyle ben de bu mottoyla başlayacağım yeni bloğuma "Kimse okumazsa bile ben okurum ilerde okur okur gülerim." elektronik bir günlük bana. Buraya yazmak istediğim ama yazamadığım şeyleri yazacağım oraya. Burası da devam edecek ama bu blog bir nevi vitrin olacak bundan sonra. Ve de sizler de benim ağzımdan bu kadar içtenlikle yazılmış yeni bir yazı okumayacaksınız. Bu yazı bu blogdaki ilk ve son kişisel yazım olacaktır. Buradan duyuruyorum size.


not: bu demek değildir ki açacağım yeni blog puccanınki gibi terbiyesiz olacak, ya da öyle küfürlü yazmak için yeni bir blog alacağım, öyle bir dünya yok arkadaşlar. Ben öyle kendi halimde neden varız bu dünyada, ben var mıyım aslında şeklindeki kendimce ilginç yazılarımı yazıyor olacağım.

2 Temmuz 2010 Cuma

Bariyerin Altından Geçmeyiniz, Lütfen.

Hani romantik komedilerde izleriz ya hep, kızın başına aptal salak bir sakarlık gelir. Kız düşer falan rezil olur. Hepimiz güleriz, çok sevimli buluruz o kızı. O sevimli, sempatik bulma olayı sadece filmlerde oluyormuş meğersem. Gerçek hayatta ise şu şekilde:

-Ahahahahha, zuhuhuhuhuzuhuhuhhuh kızaa bakk düştü, gitti tüm karizmaaaağ.

içlerinden verdikleri tepki bu tabi ki. Dıştansa ay bir şey oldu mu size?İyi misiniz? Falan filan.

Bu sabah benim başıma bariyer kapandı. Evet evet. Otoparkların girişinde olurlar hep, hani yanlarında bariyerin altından geçmeyin yazar ya, onlardan biri benim başıma sonra ise omzuma çarptı. Az daha düşürüyordu beni. Size yemin ederim 16 gündür her gün Kanyon'a gidiyorum, o bariyerin altından defalarca geçmişim, her gün altından geçen binlerce insan var. Ne var ki geldi beni buldu.


Tüm güvenlik görevlilerinde farkettim içten içe gülüyorlardı bana. Biliyorum!

Ama çok korktum, düşünsenize kafanızda hiç beklemediğiniz bir anda, arkadaşlarınızla sohbet ederken gümmmm, siyahlı sarılı şeritleriyle koca bir demir çubuk.
İrkilme,refleks tarzı iç güdülerinizle kendinizi kurtaramadığınız bir şey.
Hissettiğiniz tek şey kafanıza gelen o demir ve ondan kurtulamamanın verdiği sinir duygusu. Mekanik şeylerde oluyor bu. Karşı koyulamıyor onlara. Bugüne kadar Twilight ın ilk filminde Edward Bella'yı kurtarmıştu arabayı iterek, gel gör ki gerçek hayatta öle olmuyor maalesef. İndiriveriyor seni aşağı.
Aynı şey bana minibüs çarptığı zaman da olmuştu. O minibüs geri geri geliyor, sana çarpıyor, sen onu itiyorsun ama olmuyor düşüveriyorsun.
O zaman durum benim bu sabah başıma gelen kadar komik değildi tabi. Yavaş da olsa bir minibüs çarpmıştı bana ve beni yere oturtup geri geri gelmeye devam etmişti. Böyle olunca insanlar endişelenmişti, o zaman daha çok sakar değil de kurbandım bir nevi ve herkes bana kol kanat germişti.

Bu sabahki ise benim bir hatam olmasa bile sakarlık gibi göründü tabi. Kurban olmayı tercih ederdim. Ne bilim mesela başım kanasaydı ya da boynum anında morarsaydı falan, daha az gülünç duruma düşerdim herhalde.

Bu arada canımı sıkan bir çifte standart var.Geçen hafta sonu Mehmet'lerin evinde Back-up Plani (B Planı) izlerken Jennifer Lopez, arkadaşının içinde doğum yaptığı suya yüz üztü düşmüştü, ve biz ayyyy çokk tatlı tarzında güldük geçtik. Zuhahahahaha zuh zuh diye gülen olmadı aramızda. Böyle bir durumun çok daha hafifi geldi bugun başıma. Ama bakın neler oldu.

O kadar korktum ki, gözlerim dolu dolu gezdim 2 saat falan. Jennifer a oldu mu bu? Hayır!

Ally Mcbeal için de aynı şey geçerli, kadının başına gelmeyen yok! Düşmeleri, kafasına kapı çarpmaları, asansörde sıkışmaları falan! Ama kadının karizması sanki bunlardan besleniyormuş gibi. Bütün bu talihsizlikler hatuna ayrı bir hava katıyor. Ayça'nın başına bunlar geldiğinde ise

-Gitti tüm karizmaaa!

Ben diyorum size secret yapabiliyorum diye! O kadar Ally izlersen onun talihsizliklerini böylee kendime çekersin işte.

Böyle anlattığıma bakmayın siz. Olayın üstünden 14 saat geçmiş olmasına rağmen başım hala zonkluyor. Omzum da bir fena. Bir kaç dakıka ne yaptığımı bilemedim. Çığlık bile atmışım öyle diyorlar. Ben hatırlamıyorum. Hatta tam yere düşücektim ki servisten bir arkadaşım beni son dakıkada tuttu. Maşallah iyi refleksleri varmış onun da. İyi ki gözlüğümü de taç gibi başıma takmamıştım yoksa yemin ederim bu olaydan sadece bir baş ağrısıyla değil kalp kriziyle çıkardım. Zira kendisinin taksitleri daha geçen aylarda bitti. Ayrıca servisteki herkes benimle yakından ilgilendi şirketimizin doktoru Seçkin Bey'in yanına uğramamı tavsiye ettiler. Akşam eve dönerken nasıl hissettiğimi falan sordular, sağolsunlar! Ama ben biliyorum ki, herkes evine gidince ya da bundan bir kaç gün sonra "Ahahahahaha ah be Ayça o gün ne komikti ya!" diyecekler, belki de şimdi diyorlardır, hissediyorum bunu. Bir de şu başımın ağrısını.

24 Haziran 2010 Perşembe

Votka

Bugün gördüm de aşağıdaki resim votkanın mikroskop altındaki görüntüsüymüş, çok güzel değil mi?

20 Haziran 2010 Pazar

Temmuzda

11 Haziran cuma günü Eczacıbaşı Holding'de staja başladım. Salı ve çarşamba günleri normal final döneminde giremediğim sınavların make-up larına (telafi sınavı imiş türkçesi) girmek durumundaydım ve ben hem derslerime çalıştım hem de sabah 8.00 da işimin başında bulundum. Sonuç ne peki? Yaz okuluna 3 tane ders bıraktım. Peki bu kimin işine yaradı? Kesinlikle benim değil. Hafta sonu tatil planlarımın da aynı şekilde pek işine yaradığını söyleyemem. Boğaziçi Üniversitesi Yaz Okulu Koordinatörlüğü'nün işine gelmiştir. Kredi başına 75 lira almaları ve benim 9 kredi almak zorunda olmam bir tek onların işine gelebilir çünkü.

Daha da kötüsü: haftanın 5 günü stajıma devam etmek durumundayım. Peki derslere kim girecek? Hiç kimse. Ayça derslere girmeden akşamları evden çalışarak, 3 dersin 2 şer tane midterm ü ve birer finali olmak üzere 6 hafta içinde 9 tane sınava girecek. Her sınav için işyerinden izin almak zorunda kalacak. Daha da kötüsü sınava çalışmak için değil, sınava gidebilmek için izin alacak :/

Derslerse: İstatistik, makroekonomi ve mikroekonomi

Ben diyorumm size bu temmuz geçmeeezz!!!

Ben Bu yaziyi niye yazdim: Bana temmuz boyunca kimse güzel güzel planlarla gelmesin asabımı bozmasın!

16 Haziran 2010 Çarşamba

Looklet

Looklet i seviyorum. Çok güzel bir uygulama bence. Özellikle de sınavlar öncesi insanı kitlemesi ayrı bir özellik. Bence çoğu bayan hayatının bir döneminde looklet le uğraşmalı. Kendi zevkini ve moda anlayışını geliştirmesi açısından önemli. Mesela ben, lookleti ilk oynamaya başladığımda, kendi günlük hayatımda giyebileceğim kıyafetler seçerdim ama iş şuanda değişti, artık bir takım fantazileri giydirmeye başladım. Gerçek hayatta giyilmesi mümkün olmayan kıyafetler seçmeye başladım. Zaten böyle olduğu için bu kadar güzel ya. Örneğin Twilight izleyenler ya da okuyanlar bilir. Orada bir Victoria hatunu var onun sarışın halini düşündüm ve giydirdim kendisini.Modelinizi yarattıktan sonra insanlar bunu görüyor beğeniyor eğer sıradışı ve şık bir şeyler yapmışsanız çok beğeniliyor ama eğer bir kot bir t-shirt giydirmişseniz tek bir tane bile "like" almıyor. Binlerce ama binlerce kıyafet var. Çeşit çeşit etekler, pantolonlar, t-shirtler, bluzlar, elbiseler, takılar... Onbinlerce kombinasyon yapmanız mümkün. Ayrıca bu elbiselerin hepsi gerçek hayatta var, çok beğendiğiniz bir parça varsa sitesine bağlanma seçeneği de mevcut.

Looklet in bir sonraki aşaması şöyle olmalı diye düşünüyorum. Herkesin kendine özel bir lookleti olmalı. Oradaki mankenler yerine insanın kendisinin resmi orada yüklü olmalı ve de ulaşabileceğin mağazaların kıyafetlerini internette kendine giydirebilmelisin. "Hangi pantolon sana daha çok yakışmış?", "O yeşil eteğin üstüne hangi ceketi almalı?", "Vücut tipine uyan en güzel elbise hangisi?" derdini internet üzerinden halledebilmek çok süper ve 23. yüzyıl işi olurdu.













15 Mayıs 2010 Cumartesi

Ölüyorum Anlasana

İkisi de aynı konu ve birbirine yakın replikler.
Biri 1975 versiyonu diğeri ise 2010








Aradan geçen 35 yıl, insanların ağlama şeklinde baya bir değişime sebep olmuş, anneye olan hitap şekli değişmiş. Annenin ayaklarına kapanma üslübü değişmiş. Kıyafetlerden, saç ve makyajdan bahsetmeme gerek yok sanırım. Değişmeyen tek şey ise yasak aşk ve duyguların yoğunluğu olmuş. Duman'dan "Haberin Yok Ölüyorum" şarkısını sevgili Bihter'den Firdevs Hanım'a ve Behlül'e buradan armağan ediyoruz.

Bu arada söylemeden geçemeyeceğim, Müjde Ar'ın kolları dirseklerine kadar vücuduna yapışmış galiba, bu güzelim sahneyi sadece ellerini oynatarak oynamış!

9 Mayıs 2010 Pazar

Anneler Günü

Duygusal konuşmalar yapmada çok iyi değilim aslında, bu konuda anneme çekmişim. Biz içten içe sevenlerdeniz. Annem ve ben çok severiz birbirimizi. Çok fazla belli etmeyiz belki, süslü laflar söylemeyiz ama yine de hissettiririz sevdiğimizi. O yüzden resimler koydum bol bol, ben susayım resimler konuşsunlar benim yerime diye.

Çok özledim, iyi ki varsın ve iyi ki senin kızınım ;)









1 Mayıs 2010 Cumartesi

Günün Sözü

İnsanların artık anneleriyle birlikte yaşamamaları, görgü ve nezaket kurallarını uygulamak için artık onlara ihtiyaç duymadıkları anlamına gelmiyormuş.

30 Nisan 2010 Cuma

KPSS

Genel Yetenek Soruları Sonuçları
Doğru : 46, Yanlış : 6, Boş : 8

Genel Kültür Soruları Sonuçları
Doğru : 29, Yanlış : 17, Boş : 14

Bugün stajdayken, öğle molasında yemek yedikten sonra gazete okuyayım dedim. Gazeteyi elime aldım ve o ek önüme düştü: KPSS Deneme Sınavı.

Merak ettim soruları bir bakayım dedim ve kendimi matematik sorularını bitirirken buldum. "Başlamışken de tamamını bitirim de bakalım ne kadar paslanmışım göreyim en iyisi." dedim ve sonuç yukarda gördüğünüz gibi. 3 yıl sonra ilk defa bu tarz bir test çözdüğümü düşünürsek fena değil gibi. Genel yetenekte türkçe ve matematik, genel kültürde sosyal bilimler ve hukuktan bir şeyler sormuşlar. Hukuğun tamamı boş tabi bende. Matematikte olan boşlarım da zamanında ezbere bildiğim ama şimdi hatırlayamadığım formüller yüzünden oldu. Bir kaç günlük çalışmayla o formülleri geri hatırlarım ben, biraz da hukuğa baktım mı tamamdır.

Cevapları yenibiris.com a yazınca size yukardaki gibi doğrularınızı yanlışlarınızı yazıyor. Yarın da Türkiye'deki derecemi söyleyecek bana.

Bütün bunlar iyi hoş da KPSS ne alaka abi ya??!!
En iyisi ben gidim sadece gazetemi okuyayım.

29 Nisan 2010 Perşembe

Diziler

Ferhunde Hanımlar
Kara Melek
Aşk ve Gurur
Kuzenler
Sıcak Saatler
Mahallenin Muhtarları
Bizimkiler
Çiçek Taksi
Evdeki Yabancı
Ruhsar
Çılgın Bediş
İkinci Bahar
Dadı
Asmalı Konak
Yarım Elma
Lise Defteri
Haziran Gecesi
Çocuklar Duymasın
Zerda
Tatlı Hayat
Yabancı Damat
Doktorlar
Yaprak Dökümü
Kış Masalı
Melekler Korusun
Aşkı Memnu

Sebebini bilmiyorum ama bugüne kadar izlediğim daha doğrusu bir dönem takip etmeye çalıştığım yerli televizyon dizilerini yazmak geldi içimden. Saat yarım. Bir garip miyim neyim? Uyu git kız!

Ben daha çok sanıyordum, düşündüğümden az çıktı. Artık siz anlayın ne kadar televizyon manyağı olduğumu. O kadar çok televizyon izlerdim ki. Hatta bir gün biri benden 4 yaş diğeri de benden 7 yaş büyük olan 2 teyzemle kahvaltı yaparken aramızda şöle bir muhabbet geçmişti.

-Ayça biz Star'ın yayın akışını ezbere biliyoruz, sen de bütün reklamları ezbere biliyorsun.

demişlerdi bana.

:/:/:/

Yaşlar da 6, 10 ve 13 buna dikkati çekmek istiyorum yalnız. Bir de çocuklarınıza çok televizyon izletmeyin derler. Şu "Televizyon çocuklar aptallaştırır." hikayesi. Eğer bu tez doğruysa ve ben bu kadar televizyon izlemeseydim belki ben de şuan Boğaziçi'nde değil de, Harvard'da falan lisans eğitimimi görüyor olurdum. Napalım kader. Alın yazısı.

Konuya geri döncek olursak, yukardakıler sadece takıp ettiklerim. Yoksa televizyonu zaplarken, hiç bir program olmamasından dolayı izlediğim Arka Sokaklar tarzı haberler önce dizi kuşağı dizilerini listeye eklemedim bile. Neyse bu liste iyi oldu. Bir gün işime yarar. Zaten bir listeleme merakıdır sardı beni. Okuma planıyla alıp ama okumadığım kitapları, okumayı istemiş olup henüz satın almadığım kitapların, izlemek istediğim filmlerin, yabancı dizilerimin, yapmak isteyip de yapamadıklarımın falan da listesini yapıcam burda. Az kaldı.

Secret Yapmışım Oldu!

Secret diye bir kitap vardı, çok modaydı bir zamanlar. "Secret yapmak" diye bir deyim bile söyleniyordu. Herkes de az çok konusunu bilirdi o kitabın. O kitabı hiç okumadım ama sanırım ben de bir "secret" yaptım.

5 mart günü "Infinity Pool" diye bir yazı yazmıştım. Hatta sonra "Sonsuz havuzu olan bir ev arıyorum." diye de bir yazı tweetlemiştim. Bu yazıyı yazmamdan yaklaşık 2 hafta sonra Alanya'da gittiğim bir otelde kendi sonsuz havuzumu buldum :)
Gözlerime inanamadım! "Resmen çağırmışım bu havuzu." dedim.
Sayabildiğim kadarıyla 6 tane havuzu olan otelde, ben hep o havuzda yüzdüm.
Başka hiçbirine girmedim.
İşte benim (ilk) sonsuz havuzum:


Bundan sonraki yazımda da milli piyango resmi koyayım bari de belli mi olur. Secret çalışır belki ve ben de büyük ikramiyeyi kazanırım.
Blog secret yapmak için güzel bir yol!
Denendi ve görüldü!!

Zincir

Amacım neydi bilmiyorum, ben söylemiştim oysa ki zincire binelim diye. Başlarda korkmadım ama sonra çok fena oldum. İndikten sonra da 3 saat midemin bana eziyet etmesine katlandım.
Peki ne için?
Sanırım aşağıdaki video için.

Mehmet öyle söyledi. Güzel fotolarımız olmuş. Bu deneyimin bana bir faydası daha oldu ki şunu anladım: "Lunapark benden geçmiş artık."


8 Nisan 2010 Perşembe

Sınav Zamanı Tribine Girdim, 3 Güne Dönerim!

Mutsuzum!
Sınav triplerine bu sefer ben girdim.
Bloğuma yazıcak onlarca konu buluyorum ama yazamıyorum, yazacak zaman yok!
Aklıma gelen binlerce şey...
Olmuyor, yazamıyorum.
Kitap okumak istiyorum, okuyamıyorum.
Akşam sinemaya gitmek istiyorum, gidemiyorum.
Haftasonu içmek istiyorum, içemiyorum.
Spor yapmak istiyorum, yapamıyorum.
Bebeğe inip koşmak istiyorum, koşamıyorum.
Güney Meydan çimlerinde yayılayım istiyorum, yayılamıyorum.
Bu ayın dergilerini göz atmak istiyorum, atamıyorum.
Yeni albümlere, şarkılara bakayım istiyorum, bakamıyorum.
Ally Mcbeal izlemek istiyorum, izleyemiyorum.
Evi temizlemek istiyorum, temizleyemiyorum.
Sarma sarmak istiyorum,saramıyorum.
...
..
.

Yapmak istediklerimi ertelemem lazım, erteleyemiyorum.

Yok, ertelesem rahatlıcam, "Sonra yapıcam." desem, şuanki işlerime odaklanabileceğim.
Ama o da olmuyor. Ne sınavlarıma tam olarak konsantre olabiliyorum, ne de yukardaki işlerimi halledebiliyorum.

Sınav Zamanı Triplerine girdim, ama az kaldı çıkıcam.

5 Nisan 2010 Pazartesi

Blog Ödülleri

Blog ödülleri diye bir şey varmış
"Blog ve ödül, ikisini de çok severim, katılayım o zaman." dedim kendime.
Ve başvurdum, kabul edildi.
10 Nisandan sonra oylama süreci başlıyormuş. Ben de kişisel bloglar kategorisinden aday oldum.
Hadi bakalım hayırlısı.
Az önce bloğuma şöyle bir göz attım da. Eskiden yazdıklarıma baktım.
Fena değil bence. Sonuçta ben yaptım, kendi yaptığımı fena bulsam garip olurdu zaten!
Demek istediğim 1. olursam şaşırmam!
Siz de "Ben de şaşırmam." diyorsanız bana oy verebilirsiniz.



29 Mart 2010 Pazartesi

Vlad Studio

VladStudio, yaklaşık 4 yıldır takip ettiğim bir "wallpaper" sitesi.
Sevgili Vlad Gerasimov'un sanatı kesinlikle takip etmeye değer.

Özellikle, noel, cadılar bayramı ve sevgililer günü temalı duvarkağıtlarına bakmanızı tavsiye ederim. Çok ilginç bir yorum şekli ve bakış açısı var.

Çok uzun süre duvarkağıdım olarak kalan resimlerinden sadece birkaçı:





19 Mart 2010 Cuma

Bu Aralar Yokum

Kenan Evren
Turgut Özal
Adnan Menderes
Süleyman Demirel
Gazi Paşa
Ziyapaşa
Baraj Yolu
Balcalı
Kazancılar
Ciğerci 184
Boztuğlar
Hayal Park
Toros Mahallesi
Metropol
Real
Kazım Büfe
Arı Sineması
...
..

ve evet anlayan anladı =)

Bu aralar yokum.

Adana'ya gittim 3 güne dönüyorum!!

5 Mart 2010 Cuma

Infinity Pools

Infinity Pool diye bir şey varmış. Sonsuz Havuz diye çevirdim ben. Bu tarz bir havuzu ben ilk defa Wild Child filmini izlerken görmüştüm. Oradaki kız havuzdan aşağıdaki denize atlıyordu. Filmin konusu, oyuncuları falan hiç aklımda değil ama o sahneyi unutmuyorum işte! Bu da resmi.

Bugün D&R da Reference Books bölümünde gördüm aşağıdaki kitabı. Ve Google Görsel in de yardımıyla bir kaç resim indirdim. Bu kitap da "alınacak kitaplar" listemde 1579. sırasını aldı.








Ayın Hediyesi

Hediye almak da vermek de çok güzeldir. Hediye almak her zaman güzeldir de hediye vermek de ,bazı hediyeler söz konusu olduğunda, daha da güzeldir ;)

2 Mart 2010 Salı

Pursuader

James Piatt tarafından tasarlanmış, aşağıda resimleri olan şeyler birer tüfek değil, çanta! Hayal gücü ve yaratıcılığın artık bizi şaşırtmadığı bir dönemdeyiz, o yüzden ben de çağımıza göre gayet başarılı buldum. Takan biri çıkar mutlaka!... (Tabii derisine göre değişen 379 ya da 579 doları gözden çıkarmak şartıyla) Hatta bir filmin galasında Lady Gaga elinde böyle bir çantayla katılırsa, modacılar tarafından "Haftanın En Şıkı" bile seçilebilir.

Sonuç olarak: "Art for Art's Sake" deyimini de de göz önüne alırsak, sanata katkılarından dolayı James Piatt'a şahsım olarak teşekkürü bir borç bilir ve yaratıcılığının her geçen gün artmasına duacı olurum efendim =) Diğer yaratıcı çalışmalarına bakmak isterseniz resmi sitesinden galerisine ulaşabilirsiniz. Bakmaya değer kesinlikle.