31 Ekim 2009 Cumartesi

Hit The Road, Jack!

Sanıyorum yavaş yavaş Mad Men deki adamlara benzemeye başlıyorum, reklamlar gerçekten de ilgimi çekmeye başladı eskinin aksine. Artık televizyondaki programlarla, dizilerle eskisi kadar ilgilenmediğim için (internet sağolsun) araya giren bu reklamlar benim için bir dert olmamaya başladı. Ve reklamlar bittiğinde Mad Men de duyduğum o repliği söylerken buluyorum kendimi.

-Tüh kaçırdım reklamları!!

Reklamcılık güzel sektör. Çok yaratıcı ve şık şeyler çıkabiliyor ortaya.

Son favorim ise Fiat'ın Fiat Legends-Driven By The Future reklamı



Here it is...



video


Arkada Hit The Road Jack çalıyor. Ray Charles dan Helen Reddy e kadar da pek çok kişinin yorumlarıyla dinliyoruz Hit The Road Jack i. Her yeni arabada yeni bir cover çıkıyor karşımıza. Bayıldım!!

24 Ekim 2009 Cumartesi

Tik Tak Tik Tak

Ve işte saatler bir saat geri alınıyor. Yarın ben öğlenn 12 de kalkacağım ama aslında saat 11 olacak! Bundan daha güzell ne olabilir ki?

Mesela;

-Kendimi hazır hissetmediğim bir sınav öncesinde formül ya da bir takım tanımları ezberlemeye vaktim olmadığında,

-Bir yere geç kaldığımda,

-Sabah saat 9 da ya da 10 daki ders için alarm öttüğünde,

-Ödev yetiştirmem gerektiğinde,

-...

Bu gibi durumlarda saatlerin geri alınmasını daha çok daha makbul olurdu şahsen.



Veeee

bu yazı da bundan 3 yıl önce saati geri almak için gece saat 4 ü bekleyip, ertesi gün dershaneye geç kalan birine gelsin =)

22 Ekim 2009 Perşembe

EDDA

Çok yakında!! (coming soon)


21 Ekim 2009 Çarşamba

Kahve

Eskiden de ders çalışırken kahve içerdim ama nescafeydi o zamanki tercihim ve bir gün ders çalışırken türk kahvesi içeceğim aklımın ucundan bile geçmezdi.


Lisedeki formül şöyleydi:



2si bir arada+ Birey Mat2


Ama üniversitede ise şöyle oldu:

Türk Kahvesi+İspanyolca kitabı


Değişen sadece kitaplar olmadı. İlk defa sadece kendim için türk kahvesi yaptım. Keşke Aynur Teyzem de burada olsaydı da falıma baksaydı tırmanacağım merdiveni (ya da dağı) ve çıkan yollarımı anlatsaydı bana =)

Beykoz & Polenezköy Photo Shoots













































































17 Ekim 2009 Cumartesi

Sex and the City 2 de Sarah Jessica Parker yerine Ayşe Arman oynasın!!

Şuan çalışmam gereken ispanyolca dersim var. Microeconomics dersi için okumam gereken yaklaşık 6 chapter var. Statistic ödevim var. Murathan Mungan'ın Üç Aynalı Kırk Oda adlı kitabında Alice Harikalar Diyarında hikayesini okumam gereken bir ödevim var. Ve bunları yapmak için şu an itibariyle yaklaşık 10 saatim var zira yarın Eda ve Cansu ile Nişantaşı'nda bir moda sergisi Eco Chic den başlayıp Kanyon'da Coco Chanel & Igor Stravinsky filminin izlenmesiyle son bulacak bir pazar planım da var.

Ve

Yine bir cumartesi gününe sıkıştırmaya çalışıyorum her şeyi. Ama ben şimdi bunlardan birini yapmak yerine Ayşe Arman'ın bir yazısı hakkında düşündüklerimi yazacağım. Artık sayın İspanyolca Hocam Ainhoa Salazar Lopez de beni dersime çalışmadığım ve sınıfta pasif olduğum için uyardığında da bu işle meşgul olduğumu ve ödevini yapamadığımı söylerim kendisine! Çok kızıyorum kendime bu yüzden şu meşhur "To Do List" imde 1. sıradaki ve 17. sıradaki şeylerin yerlerini çoğu zaman ayırt edemediğim için!


Şimdi gelelim zurnanın zurt dediği yere!

Efenim, hepimiz o çok sevdiğimiz filmlerin çoğu zaman sevgili senaristinin hayal gücünün ürünü olduğunu düşünür ve böyle şeylerin "gerçek hayatta" olmadığını bilerek rahatlatırız kendimizi.

O efsanevi aşklar, süper ilişkiler, hayatın sillesini yedikten sonra hayata sille atan insanlar vs...

Hiç birinin gerçek olmamasını bilmek rahatlatır bizi. Hatta o çok güzel görünen Hollywood yıldızlarının bile gerçek hayatta birer makyaj güzeli olduğunu bilmek ve o kadar makyajı bana da yapsalar ben de güzel olurum demek yine içimizi rahatlatma çabaları. Makyajsız hallerini ya da estetiksiz olan eski fotoğraflarını gösteren fotoğraflarının bu kadar çok tıklanması da yine aynı şekilde bu dürtümüzün bir sonucu.

Zamanında Kampüsistan dizisini izlerken liseli bir genç olarak annemlere dönüp
"Allah Allah, öğrenci insanın da bu kadar güzel bir evi olur muymuş!" dediğimi bile hatırlıyorum.

Biliriz ki gerçek hayatta yok böyle şeyler, onlar sadece insanların yaşayamadıklarını onlara göstererek bir şekilde bu tarz projelerine bir cazibe katmaya çalışıyorlar. Haklılar da, aynen katılıyorum onlara. İlerde mezun olduktan sonra ben de aynı şeyi yapacağımdan eminim hatta.

Ama geçen gün Sayın Arman'ın yazısı beni çileden çıkardı.

-Sex and The City i okuyorum ben burda dedim.!!

New York'ta 40 Olan Nalan



UÇAKTAN iniyorum, pasaporttan geçiyorum. Ve kendimi acilen havaalanının dışına atıyorum.

- Taksiiiiiiiiiiiiiiiiii!


*

En sevdiğim şehirlerden biri New York... Ne zaman gelsem, kendimi bir film karesinde hissediyorum.

Taksiciye hemen adresi veriyorum:


- 476 West End Ave...

*

Çok heyecanlıyım...


Çünkü 4 yakın arkadaş, New York’ta buluşuyoruz...


Birbirini 22 yıldır tanıyan 4 kadın...


Üniversite birde okurken, aynı evde yaşamış 4 kadın.


Bu yıl hepimiz 40 oluyoruz, New York’ta bir araya gelmemizin sebebi bu.


Hayat bizi başka yerlere, ülkelere savurmuş olsa da, artık sık sık bir araya gelemesek de... Geldiğimizde...


Kaldığımız yerden devam!

*

Dile kolay...


Gelmiş geçmiş bütün sevgililerimizi, 80’lerdeki o fena permalı saçlarımızı, vatkalı ceketlerimizi, aşk acılarımızı, hatta kürtaj sayılarımızı biliyoruz...


Dolayısıyla, kimse kimseye bir şey yutturmuyor, yutturamıyor.

*

Esra ve ben 2 kere evlendik.


Şebnem
ise 3’ledi.


Nâlân
hiç evlenmedi ama bir sürü sevgili değiştirdi.


Bir araya geldiğimizde şunu fark ediyoruz, biz aslında hep aynı kadınlarız, sadece hayatımızı paylaştığımız erkekler değişiyor.


Ve tabii yaşadığımız şehirler, ülkeler...


En en belirleyici olan da, resme çocuklar ekleniyor.

*

Şebnem’in en son kocası Charles, (o, ben bu defteri kapattım, Charles’tan başkası olmayacak diyor, biz ona çok güvenmiyoruz) HBO kanalının tepe yöneticilerinden. Kocası Cannes’a film görüşmeleri yapmaya gidince...


“Hadi
bana New York’a gelin, Nâlân’ın doğum gününü burada kutlayalım” dedi.


Atladık, gittik.


Zannedersin üniversite biriz...


Sabahları kızı Chloe’yi okula bıraktıktan sonra, koştur koştur tekrar eve geliyoruz, taze bagel, krem peynir, somon, kahve ve bol dedikodu eşliğinde tipik bir Amerikan kahvaltısı yapıyoruz.


Sonra ver elini New York sokakları...


Zaten dünyanın en güzel şehirlerinden biri. Kim olursan ol, nereden gelirsen gel, hemen seni içine alıyor, New Yorklu oluveriyorsun, kendini baştan çıkarıcı ve özgür hissediyorsun.


Evet, galiba bu şehir bana en çok bu hissi veriyor: Özgürlük!

*

“Zorlamayın kızlar! Ben çok mutluyum çünkü özgürüm” diyor Nâlân.


40 oldu ya, biz “Çocuk çocuk!” diye tepesine biniyoruz.


“Yap! Dünyadaki en güzel şey gerçekten bu...”


Bir an duruyor, “Doğru mu söylüyorsunuz” diyor, “En güzel şey bu mu gerçekten? Çocuk yapmazsam çok şey mi kaçırmış olurum?”


Derin bir iç çekiyorum.


Bir kere, röportaj yaptığım birine, “Annesiz büyümek nasıl bir şey?” demiştim, suratıma tuhaf tuhaf baktı, “Ben anneli büyümediğim için farkı
bilemeyeceğim”
dedi.


Nâlân
’ınki de o hesap.


Biz onun yerinde olamıyoruz, o da bizim yerimizde. Ama o hayatından memnun. “Tamam, ne halin varsa gör!” diyoruz.

*

Nâlân’ın hepimiz için şöyle özel bir durumu var.


Esra
’ya da, Şebnem’e de, bana da, “Hayattaki en yakın arkadaşın kim?” diye sor, herkes “Nâlân” der.


Üçümüzün de en yakın arkadaşı nasıl o bilmiyorum ama öyle.


O, başlangıç noktası... O liman...


O gerçek, o sağlam, o toprak...


Bazen üçümüz, onun için birbirimize giriyoruz, kavga ediyoruz.

*

Bir ara, “Bana bakın yetti be!” diyor, “Bıktım sizin çocuk muhabbetinizden!”


Kafalarımızı öne eğiyoruz.


Çünkü evden tam akşam yemeği için çıkacağız...


6 yaşındaki Chloe, Şebnem’e “Ben babysitter’la kalmak istemiyorum, anne onlar gitsin sen kal!” diyor.


Her sabah evde, bütün çocuklu evlerde olan arbede yaşanıyor.


Şebnem
bir taraftan pan-cake yaparken kızına, bir taraftan giydirmeye, bir taraftan da taksi çağırmaya çalışıyor.


Biz Esra’yla daha alışığız bu tür görüntülere; Nâlân eli yüreğinde izliyor.


Tabii ki bu fırsatı kaçırmıyor, bizimle alay ediyor: “Güya Sex and the City yaşayacaktık, sayenizde Kids and the City yaşıyoruz!”


Çünkü trendy lokanta, gece kulübü bir yere kadar... Biz daha ziyade çocuklara çalışıyoruz. Alya ile Pırıl’a pijamaydı, pantolondu, tight’tı, Fancy Nancy’in yeni masal serisiydi durmadan alıyoruz...


Daha sırada Halloween için kostümler ve ayakkabılar var! Nâlân ise Cosmopolitan filan içmek istiyor galiba.


Haklı. “Kabul edin, evli, çocuklu ve sıkıcısınız!” diyor.


Başımızı yine öne eğiyoruz. N’apalım hayatta her şey bir arada olmuyor, hem anne olup, hem başkaları için sıkıcı olmamak mümkün değil. Anne olup, aslında özgür olmak da mümkün değil.

*

Neyse, bu kadar rol çalmanın manası yok. Biz burada Nâlân’ın doğum günü için toplanmış bulunuyoruz.


Kutlamalara Pastis’te başlıyoruz, garsonlar üç gümüş tepsiye 40 tane hediye yerleştiriyor ve şampanya eşliğinde bizimkinin önüne getiriyor.


Yaşasın! Beklediğimiz gibi ağlıyor biz de mutluluktan ölüyoruz!


Hediyeleri tek tek açıyor, biz de o arada şampanyaları içiyoruz, sabahın köründe sarhoş oluyoruz. Şebnem, fotoğrafçı ayarlamış, New York sokaklarında en havalı halimizle bizi resmediyor.


Çok güldük, çok içtik, çok eğlendik.


Sonra akşam Nobu’ya gittik.


Ve ne oldu biliyor musunuz?


Ben uyuyakaldım!


Yemekleri bile bekleyemeden, kafamı masaya koydum ve uyudum.


Nasıl dalga geçtiler, nasıl dalga geçtiler.


“Bu da güya en çılgınımızdı!”
dediler. Zor bela kafamı kaldırıp yüzlerine baktım, sonra tekrar kendimi uykunun kollarına teslim ettim.

*

Ertesi sabah...


Artık 40 olmuş kadınlar olarak...





4 tane bayan arkadaş, New York'ta o kadar saatlik yolu bir doğumgünü için kutlamaya gitmiş.

İlk tepkim bu cümleye oldu ve bu tepkim şaşkınlıktı biraz da abartılı bulmuştum.

Aynı evi paylaşmışlar ve 22 yıldır da çok iyi arkadaşlarmış. Tebrik ettim şahsen. Çünkü aynı evde 4 kadın hep beraber yaşamış ve ne bilim "yok bulaşık sırası sende yok bende, bu banyodaki saçlar kimin?!" tarzı kaçınılmaz tartışmalarla arkadaşlıklarını zedelemeden hep beraber yaşamış ve o zamanlardan 22 yıl sonra doğumgününü kutlamak için taa New York lara kadar gidebilecek kadar da çok sevmişler birbirlerini. Maşallah!

"biz aslında hep aynı kadınlarız, sadece hayatımızı paylaştığımız erkekler değişiyor"

Bu cümlenin Sex and The City 2 nin senaryosuna bu cümlenin eklenmesini talep ediyorum.

O kadar sinirleniyorum ki, okumayı burada kesip yazının son cümlesine bakıp atıyorum elimden gazeteyi. Ki son cümle de aynen şöyle:

Birbirimize şans diledik, trençkotlarımızı ve uzun botlarımızı giydik, dünyanın başka bir yerinde buluşmak üzere dağıldık.

İyi ki bırakmışım elimden diyorum kendime.

Ve Sayın Ayşe'ye bir mail atmalıyım diyorum kendime. Ve bu kararımı daha sonra en iyisi blogda yazım ve linki ona yollayım diyerek değiştiriyorum.

Ve şuan yeni okudum şu cümleyi:

"Güya Sex and the City yaşayacaktık, sayenizde Kids and the City yaşıyoruz!"

Bence çok üzülmeyin siz gayet Sex and the City yi yaşıyorsunuz böyle bir cümle sadece öyle bir dizide kullanılır çünkü.




Evet çok sinirliyim. Eğer bu yazılanlar doğruysa -ki doğru olduğunu düşünüyorum- artık film izlememeliyim. Başka bir zaman da Notebook ya da P.S I love You filmlerini başka bir yerde okurum, görürüm korkusu film merakımı yener diye düşünüyorum.

Halbuki Sex and the City i izlerken ne kadar da mutluydum. Öyle bir hayat tarzına Sarah Jessica Parker'ın bile sahip olamayacağını düşünürken; bizim Ayşe'nin bunu yazması yıktı beni.
Kıskandım. Hatta yazıyı okurken her an sevgili Ayşe o oda şeklinde dolaplarını anlatmaya başlayacak diye ödüm koptu resmen.

Sonuç olarak Sex and the City de Ayşe Arman da oynasın çok zorlanmayacaktır oynarken; çünkü kendisini oynaması yeterli olacaktır. Ya da benim bu sinirimin geçmesi için Ayşe Arman'ın hayatı film olsun. Ancak bu şekilde yatışırım ve yeni filmler izlemeye başlayabilirim ve Kimse Okumazsa Ben Okurum u ancak bu şekilde tekrar okunacak kitaplar listeme koyarım.

Benden söylemesi!



Ayça G.

I Owe My Soul To The Company Store

Bu cumartesi gününü daha da güzel yapan bir şarkı... Sixteen Tons...


video


16 Tons By Tennessee Ernie Ford



Some people say a man is made outta mud
A poor man's made outta muscle and blood
Muscle and blood and skin and bones
A mind that's a-weak and a back that's strong

You load sixteen tons, what do you get
Another day older and deeper in debt
Saint Peter don't you call me 'cause I can't go
I owe my soul to the company store

I was born one mornin' when the sun didn't shine
I picked up my shovel and I walked to the mine
I loaded sixteen tons of number nine coal
And the straw boss said "Well, a-bless my soul"

You load sixteen tons, what do you get
Another day older and deeper in debt
Saint Peter don't you call me 'cause I can't go
I owe my soul to the company store

I was born one mornin', it was drizzlin' rain
Fightin' and trouble are my middle name
I was raised in the canebrake by an ol' mama lion
Cain't no-a high-toned woman make me walk the line

You load sixteen tons, what do you get
Another day older and deeper in debt
Saint Peter don't you call me 'cause I can't go
I owe my soul to the company store

If you see me comin', better step aside
A lotta men didn't, a lotta men died
One fist of iron, the other of steel
If the right one don't a-get you
Then the left one will

You load sixteen tons, what do you get
Another day older and deeper in debt
Saint Peter don't you call me 'cause I can't go
I owe my soul to the company store

9 Ekim 2009 Cuma

Başucumda Işık

Başucumda ışık var artık, küçüklüğümden beri arada sırada beni ziyaret eden karanlık korkum artık eskisi kadar etkili olamayacak. En azından hile yapabilme şansım var artık.
20 yıllık hayatım boyunca ilk defa böyle bir ayrıntıyı fark ediyorum. Yatağımın yanı başında bir ışık var. Küçükken lambayı kapattıktan sonra koşa koşa giderdim yatağıma. Uzun zamandır bunu yapmasam da böyle bir şeye artık gerek kalmayacağını bilmek güzel bir şeymiş. Daha güvenli belki de.
Yeni bir duygu bu. Yeni bir his... Ama güzelmiş. Sevdim.