13 Haziran 2009 Cumartesi

Ben Bu Yazıyı Niye Yazmışım?

Bloğuma adını veren yazım =) Yıl 2006, çileklerden bahsettiğime göre de bahar mevsimi olsa gerek. Şuan yıl 2009 ve yaz mevsimi, lise 2deyken yazdığım bu yazıyı son bir kaç haftada en az 10 defa okudum, ve tekrar tekrar hissettim o bahar gününü. Ama normalde bizden istenen bir ana düşünce yok bunda, ya da verilmek istenen bir ders. Kahraman bakkalın süper markete açtığı savaş izlenimi yaratmasını da istemem açıkçası, o zaman da bunun için yazmamıştım bu yazıyı! Sahi, ben bu yazıyı niye yazdım o zaman!


BEN BU YAZIYI NİYE YAZDIM?
Ne zamandır gitmediğimi farkettim oraya; unutmuşum haliyle ne kadar eğlenceli olduğunu ne kadar renkli ve neşeli olduğunu. Kızdım kendime, niye bunca zamandır buralara gitmediğimi düşündüm ve neler kaçırdığımı farkettim, üzüldüm. Pazarlardan bahsediyorum tabi ki. Hele de bir bahar günü akşamüstü gidilen bir pazarsa demeyin keyfimize...
Okuldan geldim yorgun argın. Uzanıp biraz dinlenmeyi düşünüyordum ki annem alışverişe gideceğini ve benim de kendisiyle gelip gelmeyeceğimi sordu, gelmemin iyi olacağını ima ederek. Bu durum benim gibi okuldan gelir gelmez uzanıp müzik dinlemeyi alışkanlık haline getirmiş bir insan için pek de iyi sayılmayabilirdi ama baktım ki hava gayet güzel, ben de biraz hava alırım düşüncesiyle çıktım annemle dışarı. Ve başladı annemle akşam alışverişi. Önce yakındaki bir süpermarkete gittik hani yerlerinden görüntünüzün cam gibi yansıdığı bir market. Oldum olası severim marketlerde alışveriş yapmayı. Ben tabi öncelikle dergi reyonuna gittim ve almak istediğm dergilerimi aldım sonra da et reyonuna gidip tavuğu aldık ve tavuğun avcarlanışı hakkında kasapla bilimsel bir sohbet yaptık(!) Sonra ben tam da manav bölümüne gidecekken annem "Hayırdır, pazar kurulmuşken niye marketten sebze alayım ki" dedi ve kasalara gittik hesabı ödedik ve çıktık ayna gibi yerleri olan ve dıt dıt seslerinin asla eksik olmadığı yerden.
Pazara gelmiştik, zaten hemen 5 dakika uzaklıktaydı marketten. Pazara girer girmez ne zamandır buraya gelmediğimi farkettim ve özlemişim burayı diye geçirdim içimden. Ve burada da ilk dikkati çeken; insana ilk başta gürültü gibi gelen sesler, pazarcıların haykırışlarıydı cam gibi yerlerin aksine. Yine o cam gibi yerlerin aksine rengarenk sebze ve meyveler dikkatimi çekti. İnsanların pazarlıkları ise ayrı bir keyifti hem pazarcı hem de müşteri belli ki bundan zevk alıyordu.Kazanansa genelde müşteri oluyordu ya da pazarcı müşterisini kaybediyordu. Genelde yeşil renk hakimdi burada marullar, maydonozlar, naneler, biberler ve tabi ki kırmızı domatesler, çilekler vs...Rengarenkti her yer, sarı,yeşil, kırmızı, mor, beyaz... O çok sevdiğim camlı yerlerin kremsi renginin ve araya yerleştiren kapak renklerinin aksine renk renkti burası ve doğaldı renkleri, kendi renkleriydi.
Fazla bir şey almadık buradan marul, maydonoz ve limon bu kadar ertesi gün de kuruluydu pazar ve asıl alışveriş tüm pazarcıları tanıyan ve sebze meyveden anlayan babamlaydı, benimle değil.Neyse pazarı gezerken bir terlikçinin önünden geçtik ve annem şöyle göz kaymasıyla gördüğü bir terliği 2 buçuk yaşındaki kuzenim için sordu: "Ne kadar?" sevgili terlikçi amca yanımıza geldi "İki milyon ablacım." dedi ve başladı terliği övmeye, altı üstü bir kaç hafta giyilecek bir terlikti ve amcacım bitiremedi bir türlü övmesini neyse sonra annem sordu "acaba 24 numara olur mu?" diye. Azra'nın ayağını düşündü. Adam hemen "Kaç yaşında?" diye sordu ve biz "2,5 yaşında." diyince "Olur ablacım." dedi anneme. Annem bu arada karar verdi ya; terlik alacak ya bakmaya başladı diğer terliklere sonra bana "Bu nasıl?" diye sordu. Oradan sevgili pazarcı amca "iyi" dedi. Bende anında bir tebessüm belirdi o kadar güzel iyi demişti ki annem ve amca da başladı gülmeye. Sonra "Olur mu acaba?" diye sordu annem. "Senin canın saolsun ablacım geri getirirsin yarın" diyerek kararsız
annemin kararını verdirerek aldırttı terliği.Gayet güzel bir andı aslında bilimsel konuşmalar yerine neşeli anlar geçirmiştik. Sonra eve doğru yol almaya başladık. Ama önce Azra'ya giydirilmeliydi terliği, vermeliydi hemencecik ona. Neyse giymişti Azra'cım ve ayağına tam olmuştu terliği, değiştirmeye gerek kalmamıştı.

Eve geldik. Yorgunluk falan kalmamıştı bende. Annem şimdi mutfakta ve yemek yapmakla meşgul pazardan aldığı sebzelerle. Ben de oturmuş bu yazıyı yazıyorum müzik eşliğinde.Ben bunları yapıyorum ama ne yapmadığımı da gayet iyi biliyorum aslında.Ben marketlerle pazarları karşılaştırmıyorum ya da marketler kötü pazarlar iyi de demiyorum sadece her ne kadar marketleri çok sevsem de pazarda daha çok eğlendiğimi anlatıyorum ve hayatımızda yerinin ne kadar da önemli olduğunu vurgulamışımdır belki de. Oranın benim için ne kadar farklı olduğunu anlatmaya çalışmışımdır orada hesap değilde borcumuzu ödemeyi sevmiş ve belki buna takılmışımdır. Ha bire dıt dıt sesleri yerine "Gel ablacım, domatese gel." seslerini duymayı seçmişimdir. Öyle ya da böyle her ne kadar cam gibi yerleri olsa ve en sevdiğim dergileri satsa da ve benim bu yazıyı yazmaktaki amacım bu ikisini karşılaştırmamak olsa da ben pazarları daha çok seviyorum. İşte hepsi bu...

AYÇA GÜLER

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder