29 Aralık 2009 Salı

Keyifli Bir Gün

Güzel bir gün bugün, hava da güneşli
insanın doğumgünü yılbaşında kutlayınca o gece başka programı olan yakın arkadaşlarınla daha erken ya da daha geç kutlayabiliyorsun böylece ben de doğumgünümü 2 gün öncesinden kutlamaya başladım, bu durumdan gayet hoşnutum tabi.

Ortaköy'de başlayan bir gün...

..
.

Sonra Melek'le Bebek'te açılan Kırıntı'yı denemeye karar verdik. Ortam güzel, garsonlar güler yüzlü, pastaya benzeyen değişik ekmekler...

Sonrasında taksici amcaya önce Uçaksavar Sitesi dedik, ama Nispetiye'ye çıktığımız anda orası aldı bizi, Melek yurduna gitmeyi istemedi ben de evime. Akmerkez dedik, dergi krizim tuttu ve oranın kapanmasına yarım saat vardı ama bu süre Remzi Kitabevin'i gezmeye yeterdi. Ordan Melekcim bana çok istediğim Şebnem Ferah'ın yeni albümünü aldı. Akmerkez'i de kapattıktan sonra, hava güzel, yürüyelim dedik. Ama bu sefer de BigChefs'e dayanamadık ve barına oturup favori dizimizin adını alan MadMen adlı kokteylimizi içtik, off çok keyifliydi, içkimiz de tam kış içkisiydi bol greyfurtlu =)

Melek iyi ki varsın ♥ ♥ ♥

20 Aralık 2009 Pazar

Bir de Benden Dinle (My Side of the Story)

Kolaydır iyiyi sevmek
Düşünmek zorunda kalmazsın onu sevmek için, ya da sana sen bu kişiyi niye seviyorsun dediklerinde vereceğin cevabı fazla düşünmeye gerek kalmaz
iyidir işte, yardımseverdir, fenalıklar geçmez aklından vs vs vs...
İşin kolayına kaçmaktır iyiyi, güzeli sevmek
ve
yargılamak kolaydır kötüyü...
Aksi ise zordur, uğraştırıcıdır ve meydan okuyucudur.
Bardağın boş kısmı dolu kısmı derken bardağın şekline, boyutuna da bakmayı gerektirir biraz.
Neyse bu kadar felsefe yeter, siz anladınız burdaki konuyu ve verilmesi gereken dersi =)

Şimdi de D&R da gezerken gördüğüm ve de vurulduğum bir kitabı anlatıcam. Bu kitap daha çok 3-7 yaş arasına hitap ediyor ve ben de yaşıma başıma bakmadan orada yaşıma daha uygun 4 liraya bir sürü kitap varken gittim bu kitaba bir sürü para verdim ama olsun, kitaplıkta durmasında fayda var, aslında kitaplıkta değil de akıllarda duymasında fayda var!

Disney prenseslerinden Atlantis Prensesi Denizkızı Ariel benim favorimdir, çok severim kendisini ve hikayesini. Çizgifilmi, müzikalleri ve de bunlarda geçen şarkılar ise gerçekten de çok güzeldir. Türkçe versiyonunda ise şarkıları Şebnem Ferah ve Işıl Yücesoy seslendirmiş ki bu çizgifilmi daha da sevmeme neden olmuştur.


video


video


İşte denizkızını deli gibi sevdiğim ve de sürekli filmlerini izleyip, müziklerini dinlediğim onun hakkında yapılmış dans gösterileri ve müzikal videolarını izlediğim bu bol denizkızlı günlerimden birinde; algıda seçilik konusuna güzel bir örnek olacağını düşündüğüm o kitap gözüme çarptı:

Bir de Benden Dinle

Kitabın ön kapağında Küçük Denizkızı Ariel kendi hikeyesini, diğer kapağında ise Ursula yani kötü kadın kendi hikayesini anlatıyor. Hangi yüzü arka, hangi yüzü ön kapak olduğuna karar vermek biraz da sizin bakış açınızla ilgili. Ben önce Ariel'i okudum. Zaten bildiğim o hikayeyi tekrar ve de zevkle bitirdim. Sıra Ursula'ya geldi, ahtapot olan Ursula çocuklara ve benim gibi koca kazıklara başından geçenleri anlattı ve sözlerine şöyle başladı: "Kişiler benim cadı olduğumu söylemekten pek hoşlanır. Prenses Ariel'i kandırdığımı, babası Kral Triton'u hapse tıktığımı ve okyanusu ele geçirmeye çalıştığımı söylerler. Bunların hepsi balina uyduruğu!" diyerek hikayesini anlatmaya başlıyor ve en son kısımda yapmış olduğu ve denizlerin hakimi konumuna gelmek için elinden geleni yapmaya çalıştığı kısımdan utandığını ve onda aklından neler geçtiğini bilmediğini söyledi. O anda kötü ruhların etkisiyle böyle yapmış olduğunu yoksa Ariel'i de, babasını da çok sevdiğini açıkladı. Ve o yarattığı korkunç manzaranın önüne geçerek kollarıyla o manzarayı görmememiz için kapattı*, ve çok özür diledi. Hikayesinin sonunda ise denizin altında bir güzellik merkezi açıtığını hatta bu işyerini açmak için öncelikle bir kursa başladığını, ve bu kursta yeni arkadaşlar edindiğini anlattı. Hayatını bundan sonra böyle yaparak kazanacağını ve güzelleşmek isteyen deniz canlılarına kapısının açık olduğunu ve bir gün Ariel'i bile işyerine beklediğini söylerek bitirdi.


Waaaavvvww......

İnanamadım, Ursula'ya bir söz hakkı tanınmıştı, bu çok önemli işte kimse Ursula'yı dinlemek istemezken ona bir özür dileme şansı verilmiş ve daha da önemlisi insanların kişiliğinin oturduğu dönemde 5-6 yaşlarındaki çocuklara yazılmış. Ben bu hikayeyi bizim Azra'ya okutalım dedim, önyargılarını bir yere bırakmak, karşı tarafı dinlemek bu yaşında bir çocuğa kazandırılırsa, hayatının geri kalan kısmında daha mutlu olma şansına sahip olur. Aslında bu hikayeleri sadece çocuklara değil de benim gibi koca kazıklara da okumak lazım, zararın neresinden dönülse kardır.

Sonra,




















Disney sadece Ursula'yı dinlememiş, Külkedisinin üvey annesi Lady Tramein'e, Uyuyan Güzel'deki 13. peri Maleficent'e ve bir kaç başka hikayedeki "kötü" karakterlere daha söz hakkı vermiş. Şuana kadar adlarını bile bilmediğimiz bu karakterlere "Neden?" demişler ve onlar da anlatmışlar.Haklılar ya da değiller ama artık bu hikayeleri okuduktan sonra kimse onlara tamamen haksızlar ve de saf kötü varlıklar diyemez. "Bir de benden dinle." demelerinden de anlaşıyor zaten herşey, yanlış anlaşıldığını düşünen, kendini ifade etmek isteyen kişi der bunu ve ne şanslılar ki bu olanak da verilmiş ve "Anlat o zaman bakayım." denilmiş onlara.























15 Aralık 2009 Salı

KIŞIN EN İYİ DÖNEMİ

Kışın en iyi dönemidir bu dönem,
havalar artık hep aynıdır, hep soğuktur, araya daha ılıman günler girmez bu yüzden yanımda şemsiye alsam mı diye düşünmezsin, atarsın çantaya,
starbucksa gittiinde frappuccino mu yoksa latte mi alsam diye düşünmezsin, direk latte alırsın
atkını yanına alırsın
kendine gidersin yeni bir eldiven alırsın
o kocaman güneş gözlüğünü yanına alma tereddütü de yaşamazsın, çünkü havalar bulutludur, böylece çalınma korkusu da yaşamazsın ve daha küçük çantaya sığabilme ihtimalin artar
artık kestane yemeye başlarsın
soğuğun sebebini de bilirsin, kar soğuğudur çünkü, yağsa da kurtulsak dersin!
geceler daha uzundur, hava kararalı epey olmuştur ama saat 11 değil 8 dir
dergilerde yeni yılda seni neler bekliyor ekleri verilir, burçlara verilen önem daha da artar
yeni ajandalar çıkar ve daha önemlisi masa ajandanı yenilersin, yeni yılın duvar takvimini alırsın
mağazalar büyük kış indirimine girmeye başlar yavaş yavaş %50 daha az ödersin
yılbaşı kartları hazırlarsın, yılbaşı mailleri atarsın
sonra yılbaşı gelir
ve herkes
"İyi ki doğdun Ayça!" der
hediyeler alınır ve
hediyeler verilir
işte bu yüzden bu dönem kışın en iyi dönemidir





NOT: bu yazıda mehmet emin şanın yılın en iyi dönemi adlı yazısından esinlenilmiştir, metinlerarası gönderme yapılmıştır, bu da beni postmodernist yapar :)

29 Kasım 2009 Pazar

Murathan Mungan

Bu yazarın varlığından ,daha ortaokuldaydım sanırım, ilk Yüksek Topuklar adlı kitabını okumaya karar verdiğimde haberdar oldum. Okumadım ama o zaman. Ona sıra gelmedi herhalde. Sonra çok duydum adını. Ama hiç okumadım. Taa ki; TK221 dersimizde işleyeceğimiz Üç Aynalı Kırk Oda kitabını okuldaki Pandora Kitabevi'nden alana kadar.

Kitabı aldım ve en sonunda bu yazarı okumaya başladım.


Alice Harikalar Diyarında, Aynalı Pastane ve Gece Elbisesi hikayelerini sırasıyla okudum.

Alice, Aliye ve Ali...

Alice'in hikayesine tek kelimeyle bayıldım.

Gece Elbisesi'ndeki Muştik'i de ağzım açık okudum desem abartmış olmam. Gerçekten de doğru diyor bu adam dedim, gerçekten de haklı, aslında hepimizin bildiği ama kelimelere dökemediği şeyleri adam en kısa ve öz şekilde anlatmış. "Bunu ben demeliydim.", "Biraz düşünsem ben de söyleyebilirdim bunu." dedirtecek kadar yakın ve tanıdık bize söyledikleri. Stabilo kalemimi bitirmiş bir karakter kendisi. Psikoloji ders kitabımı o kadar çizmedim ben!


"Erkeğe üstünlük taslama. Kendinden emin ol. Bırak erkek yanında rahat etsin. Onun kendini övmesini hayranlıkla dinlemelisin; onu, kendi anlattıklarına inandırmalısın; o, yanında heyecanlı heyecanlı bir şeyler anlatırken, küçük kesik kahkahalar atmalı, hayret nidaları kullanmalısın. İncir çekirdeğini doldurmayacak en süfli şeyşeri, büyük bir iştahla köpüre köpüre anlattıklarında bile, sakın şaşırmayı unutma. Erkekler şaşıran kadınları severler. Akıllı bir kadını şaşırtmak o kadar zordur ki, bu yüzden onlara fazla bulaşmazlar; akıllı kadının kokusunu yüz metreden alır, ondan uzak dururlar. Diğer kadınlardan ne kadar farklı, ne kadar yüksek, ne kadar kaliteli olduğunu anlatmak için, sakın akıl katını kullanmaya kalkma, kayberdersin;saygılarını kazanabilirsin belki, ama arzularını, dolayısıyla cüzdanlarını kaybedersin."*


"Asıl önemlisi, ne istediğini bilmeyen erkeklerin, gerçekte ne istediklerini onlardan önce bilmektir. Onlara kendilerini buldurmaktır.Kadınlıkta varılacak zirvelerden biridir bu cinsırlı kızım."**


Bunlar Muştik'in kadın-erkek ilişkileri hakkında düşündükleri ve de düşündürttükleri. Erkek olsaydım çok bozulurdum. Murathan Mungan'ı daha çok kadınların okumasının sebebi de bu sanırım.


Aynalı Pastane'de ise Ali için üzüldüm, ona şaşırdım, agresifliği yüzünden ona kızdım. Ona karşı Sakine'yi tuttum. Ama hep üzüldüm onun için. Sonuna doğru onun için sevinirken; sevdiği kişinin tercihi beni gerçekten de dipsiz bir kuyuya attı. Çıkamadım. Çok çarpıcı ve de karanlık bir hikaye. Havuç konusuna değinmiyorum bile!


Sitesi de çok başarılı

http://www.murathanmungan.com

Bu benim Murathan Mungan yolculuğumun başlangıcı, sırada diğer kitapları var. Paranın Cinlerin'i okuyayım diyorum bu kitabından sonra.





*: Murathan Mungan, Üç Aynalı Kırk Oda adlı eserinde Aynalı Pastane Hikayesi
**:Murathan Mungan, Üç Aynalı Kırk Oda adlı eserinde Aynalı Pastane Hikayesi

26 Kasım 2009 Perşembe

Bayram Tatilinin Son Günü

Evet! Biliyorum, 30 Aralık pazartesi günü; keşke bu tatilin başında olsaydım da yeteri kadar çalışmış olsaydım diyeceğim, ama iş işten geçmiş olacak!

22 Kasım 2009 Pazar

19 Kasım 2009 Perşembe

Bailar, Dance, Dans...

Karşındaki işinde ne kadar ustaysa; sana da o işi yapmak o kadar kolay gelirmiş ya, ben de dans edicem! Zaten herkesin doktor, öğretmen olacağım dediği dönemde benim de dansöz olacağım diye tutturmam bu yüzdenmiş demek! Kim nerden bilirdi bu kız 21 yaşına gelince çocukluk hayaline yeniden kapılacağını!

video

Çok video koyuyorum bloğuma biliyorum. Daha fazla bir şeyler yazayım istiyorum ama o da en az 2 saatimi alan bir uğraş haline geliyor en sonunda. En azından bu sınav zamanında buzluktan çıkan köfteler gibi çok pratik oluyor bu videolar ;)

Bu kadar çok video olmasına rağmen, utanmasam Shakira'nın son videosunu da koyacağım. Çünkü konu dans olmuşken son videosundaki o güzel koreografisini atlamak olmazdı.
Evet, utanmıyorum ve bu videoyu da ekliyorum, ne yapayim! Çok beğendim!

video

15 Kasım 2009 Pazar

Noldu? Hoşuna Gitmedi mi?

video

Cebinde babasının parası
Bir de anasının kuzusu
Söyle bana bu neyin havası?

=) =) =)

E tabi anlayana biraz da,

Bu pazar günü de bu şarkıya takmış bulunuyorum =) Kızkaçıran...

31 Ekim 2009 Cumartesi

Hit The Road, Jack!

Sanıyorum yavaş yavaş Mad Men deki adamlara benzemeye başlıyorum, reklamlar gerçekten de ilgimi çekmeye başladı eskinin aksine. Artık televizyondaki programlarla, dizilerle eskisi kadar ilgilenmediğim için (internet sağolsun) araya giren bu reklamlar benim için bir dert olmamaya başladı. Ve reklamlar bittiğinde Mad Men de duyduğum o repliği söylerken buluyorum kendimi.

-Tüh kaçırdım reklamları!!

Reklamcılık güzel sektör. Çok yaratıcı ve şık şeyler çıkabiliyor ortaya.

Son favorim ise Fiat'ın Fiat Legends-Driven By The Future reklamı



Here it is...



video


Arkada Hit The Road Jack çalıyor. Ray Charles dan Helen Reddy e kadar da pek çok kişinin yorumlarıyla dinliyoruz Hit The Road Jack i. Her yeni arabada yeni bir cover çıkıyor karşımıza. Bayıldım!!

24 Ekim 2009 Cumartesi

Tik Tak Tik Tak

Ve işte saatler bir saat geri alınıyor. Yarın ben öğlenn 12 de kalkacağım ama aslında saat 11 olacak! Bundan daha güzell ne olabilir ki?

Mesela;

-Kendimi hazır hissetmediğim bir sınav öncesinde formül ya da bir takım tanımları ezberlemeye vaktim olmadığında,

-Bir yere geç kaldığımda,

-Sabah saat 9 da ya da 10 daki ders için alarm öttüğünde,

-Ödev yetiştirmem gerektiğinde,

-...

Bu gibi durumlarda saatlerin geri alınmasını daha çok daha makbul olurdu şahsen.



Veeee

bu yazı da bundan 3 yıl önce saati geri almak için gece saat 4 ü bekleyip, ertesi gün dershaneye geç kalan birine gelsin =)

22 Ekim 2009 Perşembe

EDDA

Çok yakında!! (coming soon)


21 Ekim 2009 Çarşamba

Kahve

Eskiden de ders çalışırken kahve içerdim ama nescafeydi o zamanki tercihim ve bir gün ders çalışırken türk kahvesi içeceğim aklımın ucundan bile geçmezdi.


Lisedeki formül şöyleydi:



2si bir arada+ Birey Mat2


Ama üniversitede ise şöyle oldu:

Türk Kahvesi+İspanyolca kitabı


Değişen sadece kitaplar olmadı. İlk defa sadece kendim için türk kahvesi yaptım. Keşke Aynur Teyzem de burada olsaydı da falıma baksaydı tırmanacağım merdiveni (ya da dağı) ve çıkan yollarımı anlatsaydı bana =)

Beykoz & Polenezköy Photo Shoots













































































17 Ekim 2009 Cumartesi

Sex and the City 2 de Sarah Jessica Parker yerine Ayşe Arman oynasın!!

Şuan çalışmam gereken ispanyolca dersim var. Microeconomics dersi için okumam gereken yaklaşık 6 chapter var. Statistic ödevim var. Murathan Mungan'ın Üç Aynalı Kırk Oda adlı kitabında Alice Harikalar Diyarında hikayesini okumam gereken bir ödevim var. Ve bunları yapmak için şu an itibariyle yaklaşık 10 saatim var zira yarın Eda ve Cansu ile Nişantaşı'nda bir moda sergisi Eco Chic den başlayıp Kanyon'da Coco Chanel & Igor Stravinsky filminin izlenmesiyle son bulacak bir pazar planım da var.

Ve

Yine bir cumartesi gününe sıkıştırmaya çalışıyorum her şeyi. Ama ben şimdi bunlardan birini yapmak yerine Ayşe Arman'ın bir yazısı hakkında düşündüklerimi yazacağım. Artık sayın İspanyolca Hocam Ainhoa Salazar Lopez de beni dersime çalışmadığım ve sınıfta pasif olduğum için uyardığında da bu işle meşgul olduğumu ve ödevini yapamadığımı söylerim kendisine! Çok kızıyorum kendime bu yüzden şu meşhur "To Do List" imde 1. sıradaki ve 17. sıradaki şeylerin yerlerini çoğu zaman ayırt edemediğim için!


Şimdi gelelim zurnanın zurt dediği yere!

Efenim, hepimiz o çok sevdiğimiz filmlerin çoğu zaman sevgili senaristinin hayal gücünün ürünü olduğunu düşünür ve böyle şeylerin "gerçek hayatta" olmadığını bilerek rahatlatırız kendimizi.

O efsanevi aşklar, süper ilişkiler, hayatın sillesini yedikten sonra hayata sille atan insanlar vs...

Hiç birinin gerçek olmamasını bilmek rahatlatır bizi. Hatta o çok güzel görünen Hollywood yıldızlarının bile gerçek hayatta birer makyaj güzeli olduğunu bilmek ve o kadar makyajı bana da yapsalar ben de güzel olurum demek yine içimizi rahatlatma çabaları. Makyajsız hallerini ya da estetiksiz olan eski fotoğraflarını gösteren fotoğraflarının bu kadar çok tıklanması da yine aynı şekilde bu dürtümüzün bir sonucu.

Zamanında Kampüsistan dizisini izlerken liseli bir genç olarak annemlere dönüp
"Allah Allah, öğrenci insanın da bu kadar güzel bir evi olur muymuş!" dediğimi bile hatırlıyorum.

Biliriz ki gerçek hayatta yok böyle şeyler, onlar sadece insanların yaşayamadıklarını onlara göstererek bir şekilde bu tarz projelerine bir cazibe katmaya çalışıyorlar. Haklılar da, aynen katılıyorum onlara. İlerde mezun olduktan sonra ben de aynı şeyi yapacağımdan eminim hatta.

Ama geçen gün Sayın Arman'ın yazısı beni çileden çıkardı.

-Sex and The City i okuyorum ben burda dedim.!!

New York'ta 40 Olan Nalan



UÇAKTAN iniyorum, pasaporttan geçiyorum. Ve kendimi acilen havaalanının dışına atıyorum.

- Taksiiiiiiiiiiiiiiiiii!


*

En sevdiğim şehirlerden biri New York... Ne zaman gelsem, kendimi bir film karesinde hissediyorum.

Taksiciye hemen adresi veriyorum:


- 476 West End Ave...

*

Çok heyecanlıyım...


Çünkü 4 yakın arkadaş, New York’ta buluşuyoruz...


Birbirini 22 yıldır tanıyan 4 kadın...


Üniversite birde okurken, aynı evde yaşamış 4 kadın.


Bu yıl hepimiz 40 oluyoruz, New York’ta bir araya gelmemizin sebebi bu.


Hayat bizi başka yerlere, ülkelere savurmuş olsa da, artık sık sık bir araya gelemesek de... Geldiğimizde...


Kaldığımız yerden devam!

*

Dile kolay...


Gelmiş geçmiş bütün sevgililerimizi, 80’lerdeki o fena permalı saçlarımızı, vatkalı ceketlerimizi, aşk acılarımızı, hatta kürtaj sayılarımızı biliyoruz...


Dolayısıyla, kimse kimseye bir şey yutturmuyor, yutturamıyor.

*

Esra ve ben 2 kere evlendik.


Şebnem
ise 3’ledi.


Nâlân
hiç evlenmedi ama bir sürü sevgili değiştirdi.


Bir araya geldiğimizde şunu fark ediyoruz, biz aslında hep aynı kadınlarız, sadece hayatımızı paylaştığımız erkekler değişiyor.


Ve tabii yaşadığımız şehirler, ülkeler...


En en belirleyici olan da, resme çocuklar ekleniyor.

*

Şebnem’in en son kocası Charles, (o, ben bu defteri kapattım, Charles’tan başkası olmayacak diyor, biz ona çok güvenmiyoruz) HBO kanalının tepe yöneticilerinden. Kocası Cannes’a film görüşmeleri yapmaya gidince...


“Hadi
bana New York’a gelin, Nâlân’ın doğum gününü burada kutlayalım” dedi.


Atladık, gittik.


Zannedersin üniversite biriz...


Sabahları kızı Chloe’yi okula bıraktıktan sonra, koştur koştur tekrar eve geliyoruz, taze bagel, krem peynir, somon, kahve ve bol dedikodu eşliğinde tipik bir Amerikan kahvaltısı yapıyoruz.


Sonra ver elini New York sokakları...


Zaten dünyanın en güzel şehirlerinden biri. Kim olursan ol, nereden gelirsen gel, hemen seni içine alıyor, New Yorklu oluveriyorsun, kendini baştan çıkarıcı ve özgür hissediyorsun.


Evet, galiba bu şehir bana en çok bu hissi veriyor: Özgürlük!

*

“Zorlamayın kızlar! Ben çok mutluyum çünkü özgürüm” diyor Nâlân.


40 oldu ya, biz “Çocuk çocuk!” diye tepesine biniyoruz.


“Yap! Dünyadaki en güzel şey gerçekten bu...”


Bir an duruyor, “Doğru mu söylüyorsunuz” diyor, “En güzel şey bu mu gerçekten? Çocuk yapmazsam çok şey mi kaçırmış olurum?”


Derin bir iç çekiyorum.


Bir kere, röportaj yaptığım birine, “Annesiz büyümek nasıl bir şey?” demiştim, suratıma tuhaf tuhaf baktı, “Ben anneli büyümediğim için farkı
bilemeyeceğim”
dedi.


Nâlân
’ınki de o hesap.


Biz onun yerinde olamıyoruz, o da bizim yerimizde. Ama o hayatından memnun. “Tamam, ne halin varsa gör!” diyoruz.

*

Nâlân’ın hepimiz için şöyle özel bir durumu var.


Esra
’ya da, Şebnem’e de, bana da, “Hayattaki en yakın arkadaşın kim?” diye sor, herkes “Nâlân” der.


Üçümüzün de en yakın arkadaşı nasıl o bilmiyorum ama öyle.


O, başlangıç noktası... O liman...


O gerçek, o sağlam, o toprak...


Bazen üçümüz, onun için birbirimize giriyoruz, kavga ediyoruz.

*

Bir ara, “Bana bakın yetti be!” diyor, “Bıktım sizin çocuk muhabbetinizden!”


Kafalarımızı öne eğiyoruz.


Çünkü evden tam akşam yemeği için çıkacağız...


6 yaşındaki Chloe, Şebnem’e “Ben babysitter’la kalmak istemiyorum, anne onlar gitsin sen kal!” diyor.


Her sabah evde, bütün çocuklu evlerde olan arbede yaşanıyor.


Şebnem
bir taraftan pan-cake yaparken kızına, bir taraftan giydirmeye, bir taraftan da taksi çağırmaya çalışıyor.


Biz Esra’yla daha alışığız bu tür görüntülere; Nâlân eli yüreğinde izliyor.


Tabii ki bu fırsatı kaçırmıyor, bizimle alay ediyor: “Güya Sex and the City yaşayacaktık, sayenizde Kids and the City yaşıyoruz!”


Çünkü trendy lokanta, gece kulübü bir yere kadar... Biz daha ziyade çocuklara çalışıyoruz. Alya ile Pırıl’a pijamaydı, pantolondu, tight’tı, Fancy Nancy’in yeni masal serisiydi durmadan alıyoruz...


Daha sırada Halloween için kostümler ve ayakkabılar var! Nâlân ise Cosmopolitan filan içmek istiyor galiba.


Haklı. “Kabul edin, evli, çocuklu ve sıkıcısınız!” diyor.


Başımızı yine öne eğiyoruz. N’apalım hayatta her şey bir arada olmuyor, hem anne olup, hem başkaları için sıkıcı olmamak mümkün değil. Anne olup, aslında özgür olmak da mümkün değil.

*

Neyse, bu kadar rol çalmanın manası yok. Biz burada Nâlân’ın doğum günü için toplanmış bulunuyoruz.


Kutlamalara Pastis’te başlıyoruz, garsonlar üç gümüş tepsiye 40 tane hediye yerleştiriyor ve şampanya eşliğinde bizimkinin önüne getiriyor.


Yaşasın! Beklediğimiz gibi ağlıyor biz de mutluluktan ölüyoruz!


Hediyeleri tek tek açıyor, biz de o arada şampanyaları içiyoruz, sabahın köründe sarhoş oluyoruz. Şebnem, fotoğrafçı ayarlamış, New York sokaklarında en havalı halimizle bizi resmediyor.


Çok güldük, çok içtik, çok eğlendik.


Sonra akşam Nobu’ya gittik.


Ve ne oldu biliyor musunuz?


Ben uyuyakaldım!


Yemekleri bile bekleyemeden, kafamı masaya koydum ve uyudum.


Nasıl dalga geçtiler, nasıl dalga geçtiler.


“Bu da güya en çılgınımızdı!”
dediler. Zor bela kafamı kaldırıp yüzlerine baktım, sonra tekrar kendimi uykunun kollarına teslim ettim.

*

Ertesi sabah...


Artık 40 olmuş kadınlar olarak...





4 tane bayan arkadaş, New York'ta o kadar saatlik yolu bir doğumgünü için kutlamaya gitmiş.

İlk tepkim bu cümleye oldu ve bu tepkim şaşkınlıktı biraz da abartılı bulmuştum.

Aynı evi paylaşmışlar ve 22 yıldır da çok iyi arkadaşlarmış. Tebrik ettim şahsen. Çünkü aynı evde 4 kadın hep beraber yaşamış ve ne bilim "yok bulaşık sırası sende yok bende, bu banyodaki saçlar kimin?!" tarzı kaçınılmaz tartışmalarla arkadaşlıklarını zedelemeden hep beraber yaşamış ve o zamanlardan 22 yıl sonra doğumgününü kutlamak için taa New York lara kadar gidebilecek kadar da çok sevmişler birbirlerini. Maşallah!

"biz aslında hep aynı kadınlarız, sadece hayatımızı paylaştığımız erkekler değişiyor"

Bu cümlenin Sex and The City 2 nin senaryosuna bu cümlenin eklenmesini talep ediyorum.

O kadar sinirleniyorum ki, okumayı burada kesip yazının son cümlesine bakıp atıyorum elimden gazeteyi. Ki son cümle de aynen şöyle:

Birbirimize şans diledik, trençkotlarımızı ve uzun botlarımızı giydik, dünyanın başka bir yerinde buluşmak üzere dağıldık.

İyi ki bırakmışım elimden diyorum kendime.

Ve Sayın Ayşe'ye bir mail atmalıyım diyorum kendime. Ve bu kararımı daha sonra en iyisi blogda yazım ve linki ona yollayım diyerek değiştiriyorum.

Ve şuan yeni okudum şu cümleyi:

"Güya Sex and the City yaşayacaktık, sayenizde Kids and the City yaşıyoruz!"

Bence çok üzülmeyin siz gayet Sex and the City yi yaşıyorsunuz böyle bir cümle sadece öyle bir dizide kullanılır çünkü.




Evet çok sinirliyim. Eğer bu yazılanlar doğruysa -ki doğru olduğunu düşünüyorum- artık film izlememeliyim. Başka bir zaman da Notebook ya da P.S I love You filmlerini başka bir yerde okurum, görürüm korkusu film merakımı yener diye düşünüyorum.

Halbuki Sex and the City i izlerken ne kadar da mutluydum. Öyle bir hayat tarzına Sarah Jessica Parker'ın bile sahip olamayacağını düşünürken; bizim Ayşe'nin bunu yazması yıktı beni.
Kıskandım. Hatta yazıyı okurken her an sevgili Ayşe o oda şeklinde dolaplarını anlatmaya başlayacak diye ödüm koptu resmen.

Sonuç olarak Sex and the City de Ayşe Arman da oynasın çok zorlanmayacaktır oynarken; çünkü kendisini oynaması yeterli olacaktır. Ya da benim bu sinirimin geçmesi için Ayşe Arman'ın hayatı film olsun. Ancak bu şekilde yatışırım ve yeni filmler izlemeye başlayabilirim ve Kimse Okumazsa Ben Okurum u ancak bu şekilde tekrar okunacak kitaplar listeme koyarım.

Benden söylemesi!



Ayça G.

I Owe My Soul To The Company Store

Bu cumartesi gününü daha da güzel yapan bir şarkı... Sixteen Tons...


video


16 Tons By Tennessee Ernie Ford



Some people say a man is made outta mud
A poor man's made outta muscle and blood
Muscle and blood and skin and bones
A mind that's a-weak and a back that's strong

You load sixteen tons, what do you get
Another day older and deeper in debt
Saint Peter don't you call me 'cause I can't go
I owe my soul to the company store

I was born one mornin' when the sun didn't shine
I picked up my shovel and I walked to the mine
I loaded sixteen tons of number nine coal
And the straw boss said "Well, a-bless my soul"

You load sixteen tons, what do you get
Another day older and deeper in debt
Saint Peter don't you call me 'cause I can't go
I owe my soul to the company store

I was born one mornin', it was drizzlin' rain
Fightin' and trouble are my middle name
I was raised in the canebrake by an ol' mama lion
Cain't no-a high-toned woman make me walk the line

You load sixteen tons, what do you get
Another day older and deeper in debt
Saint Peter don't you call me 'cause I can't go
I owe my soul to the company store

If you see me comin', better step aside
A lotta men didn't, a lotta men died
One fist of iron, the other of steel
If the right one don't a-get you
Then the left one will

You load sixteen tons, what do you get
Another day older and deeper in debt
Saint Peter don't you call me 'cause I can't go
I owe my soul to the company store

9 Ekim 2009 Cuma

Başucumda Işık

Başucumda ışık var artık, küçüklüğümden beri arada sırada beni ziyaret eden karanlık korkum artık eskisi kadar etkili olamayacak. En azından hile yapabilme şansım var artık.
20 yıllık hayatım boyunca ilk defa böyle bir ayrıntıyı fark ediyorum. Yatağımın yanı başında bir ışık var. Küçükken lambayı kapattıktan sonra koşa koşa giderdim yatağıma. Uzun zamandır bunu yapmasam da böyle bir şeye artık gerek kalmayacağını bilmek güzel bir şeymiş. Daha güvenli belki de.
Yeni bir duygu bu. Yeni bir his... Ama güzelmiş. Sevdim.

1 Ağustos 2009 Cumartesi

kimse sormadı ama ben açıklıyorum

En güzel hatun bence Thalia'dır. Eğer Freud amcamızın fikirlerini göz önünde bulundurursak; bu fikrimde küçüklüğümde "manyak" gibi izlediğim thalia pembe dizilerinin etkileri çok büyük.

-Rosalinda

-Marimar

-Maria Bario

ve

-Maria Mercedes

Maria Mercedes hariç hepsini baştan sona izlemiştim. Şuan bu kadar entrikalar çeviren aklımı sanırım bu pembe dizilere borçluyum. Bu yüzden çocuklara ilişkiler hakkında bir şey öğretmek isterseniz pembe diziler şiddetle tavsiye edilir!

Mesela; "Çocuğum; sen iyi bir kız olursan fakir de olsan, hayatından nice felaketler de geçse, çocuğunu kaybetsen, sevdiğin adam seni cahil görüp hor görse, yüzün parçalansa ve o müthiş güzelliğin kaybolsa, sevdiğin insanlar hayatlarını kaybetse, kocan seni aldatsa, manyak bir karı kafayı sana taksa vb... en sonunda sabretmesini bilirsen ve asla vazgeçmezsen mutluluğu eninde sonunda bulursun." , "Yüzüne yansıyan iç güzelliğinle her şeyin üstesinden gelirsin sen kızım." gibi dersler öğretebilirsiniz.

Şahsen ben öğrendim, almam gereken dersimi aldım.

Peki işime yaradı mı?
Henüz hayır.
Ama hazırlıklı olmakta fayda var.



Neyse; sonuç olarak en güzel hatun -bence- Thalia'dır. Çocukken artık ne kadar ve de nasıl etkilenmişsem bu konuda kesin bir takıntım var. Ben bunu bilirim, bunu söylerim!!

O zamanlar bir de "Vahşi Güzel" furyası vardı. Natalia Oreiro da fena değildi aslında ama; yazının genelinden de anlaşılacağı üzere ben Thalia'cıydım =)

kiralık ev

-9000 liraya 5 oda 1 salon ev...
-Ooooo her gün bir odasında yatarsın!

25 Temmuz 2009 Cumartesi

Beterböcek (Beetlejuice)

In this house... If you've seen one ghost... You haven't seen them all...

1988 yılında yapılmış bir film, ben doğmadan 1 yıl önce. Günümüz filmleriyle yarışamasa da zamanınında efsane olmuş bir film, ki ben 7-8 yaşlarındayken de hala sevilerek izlenirdi. Geçen gün "Alice in Wonderland" filminin fragmanını izlerken; bu filmin yönetmeni Tim Burton'ı daha iyi araştırmaya karar verdim ve bu adamın 88 yılında yapmış olduğu ve tarzını en iyi şekilde yansıttığı ilk filmin Beterböcek olduğunu okudum. Küçükken anneannemlerde bir cumartesi gecesi izlediğim ve o zamanlar farkında olmasam da, 20 yaşına geldiğimde kendini tekrar gösterecek olan, büyük hayranlık uyandırmış bir film. Konusu ise gerçekten çok hoş:

Bir trafik kazası geçiren evli genç çiftin evlerine döndüklerinde aslında ölmüş olduklarını ve "öteki tarafa" kabul edilinceye kadar kendi evlerinde bir hayalet olarak kalmaları gerektiğini anlamaları uzun sürmez. Ama evlerini emlakçıdan satın alan züppe şehirli aile eve yerleşince huzurları kaçar ve yeni işgalcileri defetmek için Beterböcek adlı başka bir hortlaktan yardım istemek zorunda kalırlar.


İşte korkunç olmayı beceremeyen bu hayaletlerimiz başka bir hortlaktan yardım istemeye karar veriyorlar ve hikaye de burada başlıyor...

video

En kısa zamanda kalanını izlemem gerekecek!!

19 Temmuz 2009 Pazar

Mehmet Emin


Söz yazarı, şarkıcı, ressam, profesyonel fotoğrafçı, dansçı, model, yazar, JLO fanı, süperstar, sinema eleştirmeni, moda eleştirmeni, senarist, oyuncu, yönetmen, karateci, koreograf, avukat, vs vs vs.... Bu liste çokk uzunn herkesin hayatında bu özellikleri taşıyan biri olmalı mutlaka. Bende de Mehmet bu kontenjanı dolduruyor. Herkese şiddetle arkadaş olmasını tavsiye edeceğim bir insan kendisi.İnsanın ufkunu genişleten şahıslardan. Onunla tanışınca hayatınız kesinlikle eskisi gibi olmuyor. Eğer kendisiyle arkadaş olma şansı yakalayamadıysanız en azından bloğunu okuma şansına sahipsiniz.

http://digertarafta.blogspot.com/

Twilight Çılgınlığım

Efenim, ne zamandır yazmayı planladığım; ama sürekli ertelediğim, daha doğrusu bu çılgınlığımı tarif edecek kelimeler bulamadığım için bir türlü yayınlayamadığım bir yazı bu; ki kendisinin konusu da benim Twilight çılgınlığımdır.

21 yaşına merdiven dayamış biri olarak, 13 yaşındaki "teenage girl" triplerine girmeme engel olamıyorum bir türlü, hayır utanmasam facebook profil resmime sayın Edward Cullen'ın* resmini koyacağım!

Kitabını okumadığım için kendini izlemeyi sürekli ertelediğim bir filmdi bu. Zira, 2. defa sinemaya gösterime geldiğinde kitabına ihanet ederek, biraz sıkıntıdan, biraz da öğle sıcağından kaçmak için kendimi sinema salonuna attım.

Evet! Güzel bir film, fena değil, vasatın üstü. Serin salonda rahat koltuğumda bana güzel bir 2 saat geçirdi kendisi. İçimdeki ya da bilinçaltımdaki "teenage girl" güdümü dürtmüş olacak ki; filmden çıkar çıkmaz ilk işim Kitapsan'a gidip kitabını almak oldu.

Genelin aksine bu filmde kitabına baya sadık kalınmış, diyaloglar aynı. Bu yüzden biracık sıkılmadım değil. Ya da şöyle tarif edeyim size, bu kitabı okurken kitabı elimden bırakıp, yemek, uyku gibi günlük ihtiyaçlarımı gidermeye zamanım oldu. Bu yüzden serinin ilk kitabını 1,5 günde bitirdim diyelim.

Daha sonra deliler gibi Yeniay'ı** aramaya başladım. Ve kitabı bulur bulmaz başladım okumaya, kitabı okumak değil de yalayıp yutmak oldu benimkisi gerçi. Kitap defresif olmasına rağmen, hızlı bir şekilde ilerledi ve ben saatin gecenin dördü olduğunu farkettim. Sabah da çok erken bir saatte diş doktorumla randevum olmasa, bir önceki hafta final döneminde bana yapması bir türlü kısmet olmayan sabahlama eylemini gerçekleştirecektim hem de hiç esnemeden. Üzüle üzüle uyudum.

Serinin diğer kitaplarını da gece 4 ü geçirmemeye gayret ederek hızlı bir şekilde okumaya devam ettim. Ve son kitap Şafak Vakti de bitti. Yaklaşık altı günlük bir süreçti bu. Bu altı gün sürerken bu kitapları okumaya ve neler olacak diye merak etmeye o kadar alışmışım ki son kitap bitince içimde bir boşluk hissettim. Üzüldüm, üzüldüm, kitabı kütüphaneye diğerlerinin yanına yerleştirdim. Yeniden üzüldüm.

Buraya kadar herşey normal. Kitap bitti diye üzülen milyonlarca insan bulabilirsiniz dünyada. Ama benim gibi, kitabın arkasından resmen yas tutan bir kişi bulmak.. Biraz zor herhalde. O hafta hemen hemen her gece rüyamda kitaptaki karakterleri gördüm, tabi bu karakterler vampir olduğu için, çok da tatlı ve huzurlu bir rüya sayılmazdı benimkiler.

Aynı filmi ikinci defa seyretmekten hoşlanmasam da filmi tekrar tekrar defalarca izledim. Ve de kitabın da etkisiyle filmi tekrar tekrar izleyişlerim esnasında hayalgücümün de filmlere olan katkısı sayesinde daha önce vasatın biraz üstü bulduğum filmi ve vasat derecede yakışıklı olduğunu düşündüğüm Robert Pattison'ı mükemmel bulmaya başladım. Filme kitaptan eklemeler yapar, Robert'a da Edward'ın özelliklerini ekler hale geldim. Ve bunlar da doğal olarak herşeyi mükemmel hale getirdi.

İnternette bu seri ve Stephenie Meyer*** hakkında ne varsa herşeyi okudum. Ve o an yalnız olmadığımı anladım. Ben 20 yaşında biri olarak bu kadar çok etkilenmemem gerektiğini düşünürken 40 yaşında 3 çocuklu bir kadının da benle aynı şeyleri paylaştığını öğrendim. O an o kadın dünyanın bir ucunda olsa bile onunla o kitapları okuduğumuz süre boyunca aynı şeyi hissetmişiz dedim (işte teknolojinin hayatımıza kattıklarına bir örnek daha) ve bu "teenage girl" tribimden utanmamaya başladım. Beni kınayanlar ya da kınayacak olanlar önce kitabı okusun ve sonra benim gibi olmazlarsa eğer; o zaman laf etsinler bana!

İşte bu kadar!




*: Edward Cullen, hikayeyi anlatan Bella'nın her yönden mükemmel erkek arkadaşı. Kendisi aynı zamanda bir vampir.

**: Yeni Ay serinin Alacakaranlık'tan sonraki 2. kitabı. Yeni Ay'ı daha sonra Tutulma ve Şafak Vakti takip ediyor.

***: Stephenie Meyer bu serinin 33 yaşındaki, hayal gücüne hayran olduğum ve bir dönem kendisine mahkum yaşadığım yazarı.

18 Temmuz 2009 Cumartesi

Avucumda Gökyüzü

video

13 Haziran 2009 Cumartesi

Ben Bu Yazıyı Niye Yazmışım?

Bloğuma adını veren yazım =) Yıl 2006, çileklerden bahsettiğime göre de bahar mevsimi olsa gerek. Şuan yıl 2009 ve yaz mevsimi, lise 2deyken yazdığım bu yazıyı son bir kaç haftada en az 10 defa okudum, ve tekrar tekrar hissettim o bahar gününü. Ama normalde bizden istenen bir ana düşünce yok bunda, ya da verilmek istenen bir ders. Kahraman bakkalın süper markete açtığı savaş izlenimi yaratmasını da istemem açıkçası, o zaman da bunun için yazmamıştım bu yazıyı! Sahi, ben bu yazıyı niye yazdım o zaman!


BEN BU YAZIYI NİYE YAZDIM?
Ne zamandır gitmediğimi farkettim oraya; unutmuşum haliyle ne kadar eğlenceli olduğunu ne kadar renkli ve neşeli olduğunu. Kızdım kendime, niye bunca zamandır buralara gitmediğimi düşündüm ve neler kaçırdığımı farkettim, üzüldüm. Pazarlardan bahsediyorum tabi ki. Hele de bir bahar günü akşamüstü gidilen bir pazarsa demeyin keyfimize...
Okuldan geldim yorgun argın. Uzanıp biraz dinlenmeyi düşünüyordum ki annem alışverişe gideceğini ve benim de kendisiyle gelip gelmeyeceğimi sordu, gelmemin iyi olacağını ima ederek. Bu durum benim gibi okuldan gelir gelmez uzanıp müzik dinlemeyi alışkanlık haline getirmiş bir insan için pek de iyi sayılmayabilirdi ama baktım ki hava gayet güzel, ben de biraz hava alırım düşüncesiyle çıktım annemle dışarı. Ve başladı annemle akşam alışverişi. Önce yakındaki bir süpermarkete gittik hani yerlerinden görüntünüzün cam gibi yansıdığı bir market. Oldum olası severim marketlerde alışveriş yapmayı. Ben tabi öncelikle dergi reyonuna gittim ve almak istediğm dergilerimi aldım sonra da et reyonuna gidip tavuğu aldık ve tavuğun avcarlanışı hakkında kasapla bilimsel bir sohbet yaptık(!) Sonra ben tam da manav bölümüne gidecekken annem "Hayırdır, pazar kurulmuşken niye marketten sebze alayım ki" dedi ve kasalara gittik hesabı ödedik ve çıktık ayna gibi yerleri olan ve dıt dıt seslerinin asla eksik olmadığı yerden.
Pazara gelmiştik, zaten hemen 5 dakika uzaklıktaydı marketten. Pazara girer girmez ne zamandır buraya gelmediğimi farkettim ve özlemişim burayı diye geçirdim içimden. Ve burada da ilk dikkati çeken; insana ilk başta gürültü gibi gelen sesler, pazarcıların haykırışlarıydı cam gibi yerlerin aksine. Yine o cam gibi yerlerin aksine rengarenk sebze ve meyveler dikkatimi çekti. İnsanların pazarlıkları ise ayrı bir keyifti hem pazarcı hem de müşteri belli ki bundan zevk alıyordu.Kazanansa genelde müşteri oluyordu ya da pazarcı müşterisini kaybediyordu. Genelde yeşil renk hakimdi burada marullar, maydonozlar, naneler, biberler ve tabi ki kırmızı domatesler, çilekler vs...Rengarenkti her yer, sarı,yeşil, kırmızı, mor, beyaz... O çok sevdiğim camlı yerlerin kremsi renginin ve araya yerleştiren kapak renklerinin aksine renk renkti burası ve doğaldı renkleri, kendi renkleriydi.
Fazla bir şey almadık buradan marul, maydonoz ve limon bu kadar ertesi gün de kuruluydu pazar ve asıl alışveriş tüm pazarcıları tanıyan ve sebze meyveden anlayan babamlaydı, benimle değil.Neyse pazarı gezerken bir terlikçinin önünden geçtik ve annem şöyle göz kaymasıyla gördüğü bir terliği 2 buçuk yaşındaki kuzenim için sordu: "Ne kadar?" sevgili terlikçi amca yanımıza geldi "İki milyon ablacım." dedi ve başladı terliği övmeye, altı üstü bir kaç hafta giyilecek bir terlikti ve amcacım bitiremedi bir türlü övmesini neyse sonra annem sordu "acaba 24 numara olur mu?" diye. Azra'nın ayağını düşündü. Adam hemen "Kaç yaşında?" diye sordu ve biz "2,5 yaşında." diyince "Olur ablacım." dedi anneme. Annem bu arada karar verdi ya; terlik alacak ya bakmaya başladı diğer terliklere sonra bana "Bu nasıl?" diye sordu. Oradan sevgili pazarcı amca "iyi" dedi. Bende anında bir tebessüm belirdi o kadar güzel iyi demişti ki annem ve amca da başladı gülmeye. Sonra "Olur mu acaba?" diye sordu annem. "Senin canın saolsun ablacım geri getirirsin yarın" diyerek kararsız
annemin kararını verdirerek aldırttı terliği.Gayet güzel bir andı aslında bilimsel konuşmalar yerine neşeli anlar geçirmiştik. Sonra eve doğru yol almaya başladık. Ama önce Azra'ya giydirilmeliydi terliği, vermeliydi hemencecik ona. Neyse giymişti Azra'cım ve ayağına tam olmuştu terliği, değiştirmeye gerek kalmamıştı.

Eve geldik. Yorgunluk falan kalmamıştı bende. Annem şimdi mutfakta ve yemek yapmakla meşgul pazardan aldığı sebzelerle. Ben de oturmuş bu yazıyı yazıyorum müzik eşliğinde.Ben bunları yapıyorum ama ne yapmadığımı da gayet iyi biliyorum aslında.Ben marketlerle pazarları karşılaştırmıyorum ya da marketler kötü pazarlar iyi de demiyorum sadece her ne kadar marketleri çok sevsem de pazarda daha çok eğlendiğimi anlatıyorum ve hayatımızda yerinin ne kadar da önemli olduğunu vurgulamışımdır belki de. Oranın benim için ne kadar farklı olduğunu anlatmaya çalışmışımdır orada hesap değilde borcumuzu ödemeyi sevmiş ve belki buna takılmışımdır. Ha bire dıt dıt sesleri yerine "Gel ablacım, domatese gel." seslerini duymayı seçmişimdir. Öyle ya da böyle her ne kadar cam gibi yerleri olsa ve en sevdiğim dergileri satsa da ve benim bu yazıyı yazmaktaki amacım bu ikisini karşılaştırmamak olsa da ben pazarları daha çok seviyorum. İşte hepsi bu...

AYÇA GÜLER

31 Mayıs 2009 Pazar

Dönemiyorum!!

Hayır, kendimi tutmalıyımm. Bırakmalıyım bu blog hakkında düşünmeyi.! Şuan çok önemli finaller var önümde. Ekonomi, tarih ve psikoloji... 4ü gitti 3 ü kaldı ama kalanlar da ağır top olanlardan hani. Off şu an, "nationalism and the new society" adlı primary source [sınavlardan önce okunması gereken ve sınavın essay(kompozisyon) kısmında mutlaka bu okuduklarımdan yazmam gereken bir yazı] okumam gerekirkenn ben oturmuş şuan bunları yazıorum :S Lisede de böyleydim zaten. Neyse az kaldı, ayın 6 sında son sınavımm da bitmiş olacak ve maalesef annemin gazıyla ayın hemen 7 sine almış olduğum biletimle 7 Haziran Pazar günü saat 10.00 sularında evimde Adana'da olacağım. O kadar uykusuz geçen günlerden sonra geçen seferde olduğu gibi annemden sonra hemencecik koşup yastığıma sarılcam ve akşama kadar derin bir uykuya dalacağım. (Düşüncesi bile süperr) Sonra karşı bloğa Aynur Teyzemler'e geçeriz Arda ve Azra'yla karşılıklı kudururuz. Daha sonra da ailemizin yeni üyesi 2 aylık Efe'nin (Ökkeş'i de var) yanına giderim heralde. Pazar günüm de böyle geçer diye düşünüyorum. Pzartesi günü de sevgili Çiğdem Abla'nın (kuaförüm) yanına gider insana benzerim azıcık! Pazartesi de böyle geçtikten sonraa salı gününe kadar sabretmem gerekecek buraya dönmek içinn. 9 gün sonra görüşmek üzere =) (Herşeyin bitmesine o kadar az mı kaldı gerçektenn :))


Azra'cım

Azra'nın bu sene çekilmiş bir fotoğrafı


Arda'cımEfe bebekk (uyusun da büyüsün)



Arda'yla boğuşurken bu da

Döndüm!

Yeniden yazı yazmaya karar verdim. Uzun bir ara oldu ama, olsun. Hayattaki bazı şeyler sana daha öncelikli bir hale gelmeye başladığı bir anda, diğerlerinden vazgeçmeye başlıyorsun. Bu yüzden kızıyorum kendime sankı benim kapasitem beşmiş de altıncı bir şey geldiği zaman yeniden beşe indirmek için, başka birinden vazgeçmişim gibi oldu. Ama öyle değilim,biliyorum. Benim kapasitem 10,20,150,4680… o yüzden döndüm, artık geldim. İç dünyamı aralamaya başlayacağım yeniden, şarkılar, kuşlar bana ilham verecek. Ayrıca koca bir boğaz ve kediler de eklendi bu ilham kaynaklarım arasına. Sürekli meşgulüm ama meşgul olmam gereken işler dışında ilgileniyorum. Hayalini kurduğum bir hayata başlıyorum. Daha fazla sorumluluklar, daha fazla çabalar… Tek başına üstesinden gelmeliyim artık bir takım şeylerin. O kadar çok şey değişti ki yazmayı bırakalı. Arkadaşlarım, yaşadığım şehir, derslerim,word’ün sürümü, dilim, çevremdeki insanlar, yatağım, nevresim takımım, giydiğim kıyafetler, tarih, bilgisayarda yazma hızım, ayakkabımın topuğunun boyu, imzam, okuduğum dergiler, ilgi alanlarım ve hayallerim. Eskiden bugünü hayal ederken artık bugüne sahibim, tam da istediğim gibi, ama yan etkileri de olmadı değil. tabi. Neyse döndüm işte. Ayça güler mi gülmez mi, değişti mi, ne kadar değişti, ne değişti? Ve de en önemlisi bakalım yazısı, üslubu neydi ne oldu?